GÜNEŞ DONARKEN CİHAN ERDOĞAN


Türkiye’nin 1968 cephesini anlatan anı  romanlarından Gün Zileli’nin 'Yarılma', Vedat Türkali’nin 'Güven', Erdal Öz’ün ‘Gülün Solduğu Akşam’, Nihat Behram’ın ‘Darağacında Üç Fidan', 'Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit’, Orhan Savaşçı’dan 'Cephe’den Anılar’, Mihri Belli’nin  ‘İnsanlar Tanıdım’ adlı iki ciltlik çalışmasını  okumuştum.  
Geçtiğimiz günlerde  Ragıp Zarakolu TKP’nin 1968 sürecini anlatan ‘Bir başka  geri dönüş hikayesi’ diye yanılmıyorsam iki bölümlük makale yazdı. Bu makalelerin bir yerinde şöyle diyordu. ‘O yılların havasını Muzaffer Oruçoğlu çok iyi anlatır. Yanlız siyaset değil.edebiyatla ile iç içe büyümüş bir kuşaktı bu kuşak.’  (1)
Buna ek Murat Bjeduğ  T24’te ‘Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor Zavot’tan Vartinik’e adlı İbrahim Ekinci’nin nehir söyleşi kitabı için donanımlı  yazısını  şöyle noktalıyor. ‘Kitap okunduktan sonra, tekrar bakılan bölümlerde, ikinci hatta üçüncü okumalara rağmen bir bitmemişlik duygusu sarıyor insanı. Çünkü anlaşılıyor ki, 13 yıl süren hapise, yaşanan trajedilerin tahribatına rağmen Muzaffer Oruçoğlu, sanatla-edebiyatla iç içe üretici, yaratıcı potansiyelini tutarlı ve saygın kişiliğiyle gerçekleştirerek, hayat yolculuğunu sürüdürüyor. Anlattıkları ise bir kıymetli Enigma’dır. Didik didk edilerek defalarca okunması gerekir.’ (2)
Bjeduğ değişik aralıklarla Dersim ve İbrahim Kaypakkaya üzerine de yazılar yazdı. Yine bahse konulardan T24’teki ‘Alevli yüreklerin göklerden gelen sesleri’ yazısının alt paragraflarının bir yerinde ‘Büyülü gerçeklik akımında, Carlos Fuentes-Muzaffer Oruçoğlu; G.Garcia Marguez-Latife Tekin; resimde Frida Kahlo-Deniz Say; Müzikte Paco De Lucia-Tamburi Cemil bey; şiirde Sylvia Plath-Nilgün Marmara; romanda Dino Buzzati- Sami Özbil... Ucu bucağı yok o yüzden burada duruyorum.’ (3)
Ben mi orada durmadım, konu 68’den açılmışken Tohum romanını tekrar elime aldım.
Kitabı bitirdiğimde Murat Bjeduğ’un kaldığı yerden devam etmek için Muzaffer Oruçoğlu’nun Dağ Mahallesi ve Vartinik Kömü  tablolarına bakmaya başladım.
Tablolardaki ışığın, rengin ve boyalı sözcüklerin büyüsünü  romanı  dikkatle okuyan ve Oruçoğlu’nu biraz yakından takip eden birisi  romandaki  gerçeklerle örtüştüklerini, ve  bu geçişlerdeki derinliği çözmeye başlar.
Bu anlamıyla Oruçoğlu’nu biraz Hollandalı ressam Pieter Bruegel ve Edward Munch’a benzetebiliriz. Oruçoğlu’nun resimlerinin çoğu doğadaki ve toplumdaki kargaşayı işler.
Oruçoğlu bu kez okuduğumuz romanın ve  karşımızda duran tablolarının ana kahramanlarının içerisinde kendisi de vardır.
Okuyucu ve seyirci zamana dayanacak üç büyük eserle karşı karşıyadır. Tohum romanı, Dağ Mahallesi ve Vartinik Kömü.

 
Dağ Mahallesi

Romandaki Dağ Mahallesi gidiş gelişlerin, tartışmaların ve yöreye yerleşmenin en önemli yerlerinden birisidir. Tablonun derinliğinden anladığımız Vartinik baskını ve öncesini detaylarında sakladığıdır.
Lacivertimsi  gökyüzünün ardından ay ışığı gibi evin içerisini, dışarısını seyreden İbrahim’dir.
Sırtında eve yakacak odun parçaları taşıyan bu çocuk Zozan olabilir. Zozan Süleyman Nakış’ın kızıdır.  Dağlarda çobanlık yaparken torbasındaki ekmeği devrimcilerle paylaşır. Köylerde olup bitenleri onlara anlatır. Baba Nakış’ın evi dağlardaki bir avuç devrimcinin uğrak yerlerinden biridir. Gecenin bir karanlığında bu yoksul ev Fehim Altınbilek ve müfrezesi tarafından basılırak ev mermi kalburuna çevrilir. Baba Nakış’ın karnından giren kurşun belinden çıkmıştı. Yere devrilip çığlık çığlığa debeleniyordu. Bir başka kurşun, küçük Zozan’ın  sağ kulağının dibinden girerek sağ gözünden çıkmıştı. ‘Bayan Nakış korkudan çıldırmış, korkunç bir bağırtıyla ağlıyordu. Ağlayan çocuk kovanına dönmüştü ev. Bayan Nakış çıldırarak evden kaçtıktan sonra deredeki kara saplandı. Üzerinde üst üste giydiği iki çiçekli entari ve bir bluz vardı, ayakları çıplaktı. Aç  bir kurt gibi uludu. Yekinerek kardan çıktı. Yeniden battı. Yeniden çıktı. Kayalıklara doğru tırmandı... Titremeye başlamıştı bile. Kocasının ve kızının öldüğüne inanıyordu. Hayır olamazdı! Ortada hiçbir neden yoktu. Dünyanın en saf insanı ve dünyanın en güzel, en akıllı kızı, bir gecede, hiç ortada neden yokken ölüp gidemezlerdi. Ürperetici, canhıraş bir çığlık daha yankılandı dağlarda. Koşa koşa dereye indi. Göbeğine kadar karlara gömüldü. Çıktı gömüldü, çıktı gömüldü. Göğüslerini yumrukladı, saçlarını yoldu, tırnaklarıyla yanaklarını yırttı. Çığlık çığlık, taraz taraz ağladı. Donmak üzereydi. Ayaklarıyla bağlantıları kesilmişti.’ (4)
Romanın dondurucu soğuğundan çıkıp yana yana tabloya baktığınızda karşınızda bayan Nakış’ı görür gibi olursunuz. Ressam Bayan Nakış’ın yanına yöresine toplanmış kadın sillüetlerinde  Naciye'yi, Emine’yi de anlatmış olabilir.
Oruçoğlu bütün romanlarında, resimlerinde hayvanlara da haksızlık etmez, burada da bir köpek yaşamla bütünleşmiştir. Diğer yanda ağırlaşmış bir karanlıkta kırmızı gagalı beyaz bir kuş durmaktadır. Bu kuş köylülerin ‘Uçurum Ateşi’ dedikleri kuşlara çok benziyor. Yine bu kuş romanda İbo’nun  Vartinik’ten yaralı bir şekilde kaçtıktan sonra sırtını kayalıklara dayayarak seyrettiği kuşlardır.  ‘’Dallara tesbih taneleri gibi dizilmiş bu kuşların kanatlarında inanılmaz bir renk ve ışık anaforu vardı. Göğüslerine, çakıllı duru  su güzelliği oturmuştu. Gagaları kıpkırmızıydı. Kesik kesik ama ok gibi fırlayarak uçuyorlardı. İnce, kurt çığlığını andıran, parlayıp sönen, ilginç bir ötüşleri vardı. Çok seyrek öterlerdi. Onların her ötüşü, yeni doğan bir sevdanın deliliydi. Yuvalarını, uçurumların şafağa bakan yüzünde, pençe çiçeklerinin yanında kaya oluklarında yapıyorlardı. Kışa meydan okuyan en cesur kuşlardı bunlar...’’(5)
Romanın ve tablonun metaforları içerisindesiniz. Yazar insan ruhunda seyyah gibi gezindiği kadar  doğayı ve doğadaki canlıları da fotoğraflamış gibi tablosuna taşımıştır.
‘Kar ve sise bürünmüş sahipsiz dağlarda yürüyen bir avuç silahsız  insanın ayak izlerinde yürütüyor yazar bizleri.’

 


İkinci tabloya bakıyorum. Vartinik Kömü
Ressam tarih öncesine Neandater’lere gönderme mi yapıyor, dev bir güce karşı insan ötesi bir direnişi mi anlatmak istiyor? Görünen yazarın söylediği gibi Ermeni yıkıntısı metruk bir yer. Resim buzlu bir camın üzerinde kabartma gibi duruyor. Lacivertimsi giderek mavileşen bir insan figürü ve onun yanında karlı dağları arkasına almış bir nöbetçi.
Kömün ön cephesi eflatun, kırmızı ve giderek siyaha doğru koyulaşıyor. Ateşin ve ışığın içinden çıkan insanlara bakarken yanda duran tüfeğe takılıyorum. Yivseti  kırık tüfek bu tüfek mi? diye iç geçiriyorum.
Oruçoğlu her ne kadar ‘Söz konusu olan gerçek durumun öyküsüdür.’ dese de bizleri, ‘Homeros gibi hiç kanatlı sözler söylemeden zirve sislerine, uçurumlara ve sonu belirsiz tehlikelere götürüyor.’
Devin cüceden korktuğu elli yıllık bir suskunluğun etkisinden olsa gerek kahramanların bol bol konuştuğu dönemdir. Usta yazar John Berger’in söylediği gibi gördüklerinin arka detaylarını görmek gerekir diyerek geçtiğim sayfalara dönüyorum.
Yıl 1971, aylardan Kasım olacak. Kar kıyamette yüzlerce asker, polis ve vurucu tim Gemerek’te çeviriyorlar Deniz Gezmiş’in yolunu. Ankara’da mecliste alenen bağırıyorlar. Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan için üçe üç, üçe üç.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idam fermanları onaylanıyor.
Yine 29 kasım 1971’de Maltepe Cezaevinde tutuklu olan THKP/C’den Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Ziya Yılmaz, THKO’dan Cihan Alptekin, Ömer Ayna cezaevinden kazdıkları tünelden firar ederler. Ulaş Bardakçı Arnavutköy’de kaldığı evde 19 şubatta infaz edilir.
Zaman daralıyordu. Deniz’lerin idamını engellemek için Mahir’ler üç İngiliz subayı kaçırdılar. 30 Mart 1972’de Kızıldere’de kuşatıldılar. O pejmürde köy evi ağır silahlarla gece karanlıklarında kurşun sağanağıyla delik deşik edildi. Donmuş sabah güneşinde evden Mahir Çayan ve dokuz arkadaşının cenazeleri çıkarıldı.
Bütün dikkatler Kaypakkaya ve arkadaşlarına çevrilmişti. On’lar bütün bu olup bitenleri Kürecik’te, Dersim’de transistörlü küçük bir el radyosundan hüzünlenerek dinliyorlardı.
Bu zifiri, zeballah karanlığa bir cevap için Kürecik’te Kaypakkaya ve arkadaşları Nurhaklarda Sinan Cemgil ve arkadaşlarını  ihbar eden muhtar Mustafa Mordeniz’i ölümle cezalandırıyorlardı.
Vartinik Kömü Tablosuna dönersek. Kömün içinde Dünyanın, Türkiye’nin ve Kürdistan’ın sorunlarını tartışan toplam beş kişi var.
Sonsuz bir gecede kuşatılıyorlar. Kuşatmanın komutanı yine Fehim Altınbilek’tir.
Kahramanlardan birisi kendi yaptığı el bombasını ateşleyip baskıncılara doğru fırlatıyor. Aldığı kurşun yaralarıyla yıkık duvarın az ötesine düşüyor. Bu Ali Haydar Yıldız’dır. Kahramanlardan diğeri Fehim Altınbilek’in tomsonundan çıkan kurşun ensesini sıyırıp geçiyor, aldığı kurşun yarasıyla sendeleyerek yeri kucaklayıp tekrar dikelmeye çabalarken arkadan gelen ihbarcı Hüseyin Güngör’ün ateşlediği saçma kurşunlarıyla başının arkasına ve ensesine ağır yaralar alarak tekrar yere düşüyor. Bu da esas kahraman İbrahim Kaypakkaya’dır. Baskıncılar boşluktan yaralanıp kaçmaya çalışan Azeroğlu, Süleyman Yeşil ve Hüseyin’i kurşun sağanağı altında kovalıyorlar.
Üçü’de yuvarlana yuvarlana uçurumun değişik yerlerinden aşağıdaki buzlu Vartinik deresine düşmüşlerdi. Kaçanlara ulaşamayacaklarını anlayan baskıncılar geri döndüklerinde donmuş güneşin altında ölülerden birisi yekinerek kalkıp kaçmıştı. Beyinlerinden vurulmuşa döndüler. Yaralarına tutunarak ayağa kalkıp kaçan Kaypakkaya’yı, esas kahramanı ellerinden kaçırmışlardı.
İbo sırtını kayalıklara dayayıp kırmızı gagalı ‘Uçurum Ateşi’ kuşlarını seyrederken Ali Haydar’ın cansız bedeni bir sırığa bağlanıp cipin arkasında sürüklenerek Tunceli Jandarma Karakoluna getirildiğinde baş sarkarak donmuş, tekerlekten fırlayan kar ve çamur parçaları, cenazeyi yontulmamış kaba bir heykele dönüştürmüştü... Dağ Mahallesi başta olmak üzere, haber o gün tüm şehre yayılmıştı.
Beş gündür dağlardaydı. Tüm Haydaran köyleri kaçan yaralıyı konuşuyorlardı. O ise Mirik’e yaklaştığında yürüyemeyecek haldeydi. Mezraya yaklaştı, ayaklarını sürükleyerek evlere yöneldi. Girdiği ev son ev olacaktı.
Göthe ve Schiller’i okumuştu. Hamalları sevdiği gibi eğitimcilere de değer veriyordu.
Yine bir eğitimci olan öğretmen Cafer ve Hüseyin Güngör tarafından sonsuz bir gecede ihbar ediliyordu. Kolları arkadan kelepçelenip uzunca bir kendirle bağlandı... Fehim Altınbilek’in zafer havası uzun sürmedi. Büyük bir direniş kayasına çarpmıştı. Karlı dağlardan, buzlu sulardan düşe kalka yürüttüler. Pes ettiremediler. ‘Erlerin taktir ve saygı duyguları daha da artmıştı. ‘Bu adamı çakı gibi dimdik ve ışıltılı kılan neydi acaba? Deniz Gezmiş’in arkadaşı mıydı? Mahir Çayan’ın nesi oluyordu acaba? Bu adam yoksa Mahir Çayan’mıydı? Kuşatmadan kurtulup buralara mı kaçmıştı? Bu adam Haydar Mecit olamazdı, İbrahim Kaypakkaya hiç olamazdı. Bunların hepsi düzmece isimlerdi. Deniz’i asmışlardı. Boyuda uzundu onun. Bu adam kesinlikle Mahir Çayan’dı.
Tunceli Polis Karakolunda ağır işkenceden geçirildi. Falaka altındaki adam, falakacılarla hesaplaştı.
Geceyarısı Albay merakla onu görmeye geldi. Hançer ucuyla dürtülmüş gibi irkildi albay. Köşede oturan adam tanınmayacak haldeydi. Kan çanağını andırıyordu suratı. Gözleri ateş gibi parlıyordu. Sırtını ve başını duvara dayamıştı. Küf, kan ve ter kokusunun karışımı, dayanılacak gibi değildi. Adamın ayakları çıplak ve kanlıydı. Ortada su birikintilerinin yanında, iki lastik ayakkabı duruyordu. Ötede bir yün çorap ve köşede ise yine bir yün çorapla, bir ıslak ve kirli parka duruyordu. Adam taşlaşmış gibi hiç kıpırdamıyordu. Gözlerinin ateşli canlılığı olmasa, çoktan öldüğü kanısına kolayca varılabilirdi... Adama soru sormaktan korktu. Hem ne soracaktı.
Sabah saat dokuzda  üsteğmen  ringle geldi, İbo’yu ringdeki  askerler aralarına aldılar. Sağ ayak bileğinden oturağın ayağına zincirlediler. Elleri yine arkadan zincirlenmişti. Ring  donmuş bir güneşin altında Diyarbakır’a doğru hareket etti. ‘ (6)
Romanı kapatıp Dağ Mahallesi ve Vartinik Kömü tablolarına bakarken Paris’ten Filistin’e gidip orada TKP/ML’ye katılarak Dersim’e gelip yakalanıp, zindanlarda yattıktan sonra tekrar Paris’e dönen ressamla Abidin Dino arasında geçen sohbet aklıma geldi.
Abidin Dino ‘’Kaypakkaya nasıl birisiydi?’’
‘Tıpkı  Piero Della Francesca’nın tablosundaki gence benziyordu.’
Ben yine dönüp Dağ Mahallesi ve Vartinik  Kömü tablolarına bakmaya başladım.
Tohum romanı dönemi anlatan klasikleşmiş bir romandır. Bu dev eseri bizlere sunduğu için Muzaffer Oruçoğlu’na teşekkürler.
Tohum’un bilinen on ikinci  baskısı Kültür Edebiyat Dergisi Sancı yayınları tarafından geçtiğimiz günlerde yayınlandı.
Hem de Vartinik Kömü kapağıyla, okuyucusu bol olsun.


1)    Bir Başka Geri Dönüş hikayesi 4 Nisam 2018 Ragıp Zarakolu Artı Gerçek
2)    Muzaffer Oruçoğlu, fragman gibi geçen o yılları anlatıyor 08 Aralık 2016  Murat Bjeduğ T24
3)    Alevli yüreklerin göklerden gelen sesleri 25 mart 2018  Murat Bjeduğ T24
4) Tohum Romanı
       5) Tohum Romanı
        6) Tohum Romanı