Dersim Romanı Kenan Karabağ



"Erzincan'a gidem
Gülam sana ne getirem?
"başıma fes, alnıma ayna
İnce belime şal" getir

Bir süredir okuduğum ve bir aralar sosyal medyada sadece müstehcen yanı tartışılan Muzaffer Oruçoğlu'nun Dersim kitabını, yanına başka kitapları da katarak top yekun bir okumanın içine aldım.
Cumhuriyet döneminde önemli bir yer tutan Dersim hala üstüne söylenen ve yazılanlarıyla güncelliğini koruyor.
O günün basınında "Dersim'e yeni bir Türk kanı şırınga etmek lazımdır"(son posta 19 haziran 1937) ve "medeniyetin yerden fışkıran güneşinden kaçıp, dağ tepelerine tırmananlar yine o medeniyetin gökten inen ateşinden kurutulamazlar"(yeni Köroğlu 21 haziran 1937) şeklinde yazılarıyla süren Dersim harekatı hala aydınlanmayı bekliyor...
"...beni bu ölülerin arasına bırak, ben bir ölüyüm, benimle oyalanma, var git sen kendi selametini ara! Bir alay asker gelse artık umurumda değil, bu yüz karası dünya yaşanacak bir dünya değil..." (Beyaz dağda bir gün)
"Bu dünyada nice dert, nice bela biz onu gördük. Açlık mı dersin, susuzluk mu dersin? Kış kıyamet dağlarda aç üryan dolaştık..." (dağların kayıp anahtarı)
"annem yolda arabayı durdu.Şuradan poşete bir iki avuç toprak koy. Ben buraya kadar geldim. Kimseyi bulamadım.Ölürsem bu toprağı yüzüme serpin.Deyin vatanına toprağına hasret gitti..."(Dersim'in kayıp kızları)

Muzaffer Oruçoğlu'nun Dersim kitabını bitirdiğimde duraladım. O topraklarda yaşananlar bir bir geçti gözümün önünden. Mitolojik kahramanları ve her mağarasında saklı hayatlarıyla yaşananlar unutulacak gibi değil. Yaşamın her an ölümle yüzyüze olduğu, muhbirlerin cirit attığı ve kurşunların rastgele savrulduğu zamanlar...Ölüm bu kadar mı ucuz olur? Okudukça içime bir sızı saplandı.
Evlerini terk edip dağlarda buldukları inlerde yaşam savaşı verenler. Ölenlerin çocuklarına bakmak için beş metre, on metrelik yerlerde hapis hayatı yaşayanlar...
Kurşunlara ve kırıma alışık bir hayatın içinde dolaşmak...
Annesiz, babasız çocukların dağ başında amansız yaşamları...Dul kalmış kadınların tutunacak bir dal arayışları.
Evlerin ve yaşama dair alanların ateşe verilmesi. Hayvanların devlete ait malmış gibi toplanması. Ekili alanların yakılması...İnsanların çaresiz ve aç bilaç dağlarda dolaşması.
Ölümün bu kadar kanıksanması ve bütün bu olumsuz koşullara rağmen, yinede sığınılan inlerde yaşam için mücadele etmek...
Dersim romanı bir dönemi gözler önüne sererken insanların sığındıkları yerlerdeki mücadelelerini de gün yüzüne çıkartıyor. Bir köşeden o yıllarda yaşananları izliyorsunuz. Lirik bir anlatımla siz de mağaraların, inlerin içindeki hayatlara ortak oluyorsunuz....Onların mücadele azimlerini seyrediyorsunuz.
Laç deresi, Ali boğazı ve Kutu deresinde yaşananlara tanık oluyorsunuz...
Bütün bunları yaşadım, seyrettim ve irkildim. Yüreğimde hala çocukların sesleri dolaşıyor. Dersim'in kayıp kızlarının sessiz çığlıkları...
Ben romanın bu yanını gördüm. Müstehcenlik arayanlarda kendilerine göre birşeyler bulacaklardır. Mitolojik kahramanlarıyla birlikte bu tür görsellerde zaman zaman öne çıkıyor. Lakin bu Dersim'de yaşananları gölgelemekten oldukça uzak. Ve yazar kalemini özgürce kullanmalı...
Konu için yazarın yaşananları araştırdığı ve bu konuda bilgili olduğu belli.. Anlatım ve kurgu oldukça iyi. O yılları adeta yaşayarak okuyorsunuz. Dersim'i bir de Muzaffer Oruçoğlu'nun kaleminden okumak güzeldi.
Roman acı bir tat bıraktı yüreğimde...
"gönül gel gezelim Dersim dağını
Ne hoş memlekettir eli Dersim'in
Seyran eyleyelim Sultan dağını
Ne hoş çiçekleri var gülü Dersim'in..."