Pirinçteki beyaz taşlar ve Oruçoğlu

Pirinçteki beyaz taşlar ve Oruçoğlu

Kimdir M. Oruçoğlu? Onun şahsında saldırıya uğrayan hangi değerler toplamı ve nasıl bir sanatsal-politik duruştur?

    21:45, 23 Temmuz Pazartesi 2018    

Son günlerde sosyal medya ağında “Oruçoğlu Dersimin değeri değildir, Maocuların olabilir” hezeyanıyla başlayan “tartışma”, üç yıl önce Mazgirt Belediyesince açılan “Özgürlük ve Demokrasi Parkı”na verilen Oruçoğlu isminin geri çekilmesi “teklifi”yle bambaşka bir boyut kazandı.

“Almanya Almanların”, Türkiye Türklerindir” diyen klasik bir ırkçıyı anlamak kolaydır. Ama örneğin Paris’in 10. bölgesinde geçen yıl açılan bir parka Yılmaz Güney isminin verilmesine “ilerici” görünümlü bir Fransızın kalkıp, “Yılmaz Güney Fransa’nın bir değeri değildir, solcuların olabilir” ya da “Leyla Zana ismimin Bobigny’deki bir sokakta ne işi var” dese, büyük ihtimalle onun en yakın ruh ve sinir hastalıkları kliniğine kaldırılması önerilir.
İşin daha da hazin tarafı, bu “fikir” sahiplerinin pek çoğunun Batı Avrupa’nın farklı uygarlık merkezlerinde yaşıyor oluşlarıdır. Berlin, Köln, Paris, Brüksel, Stokholm, Amsterdam, Basel gibi kentlerdeki günlük yaşamlarında ev-iş güzergâhları üzerinde bile sayısız “yabancı” bilim, sanat, felsefe ve kültür insanının ismini taşıyan sokak, park, bulvar, metro ve otobüs durakları isimlerine rastlayan bu insanların söz konusu kaba tezatları nasıl izah edilebilir?

Aslında Muzaffer Oruçoğlu şahsında uzun zamandır hiç de masum olmayan sinsi ve gerici bir kampanya sürdürülüyordu. Bu kirli amaca bazen onun sanatsal ürünleri -sözgelimi romanlarındaki herhangi bir ayrıntı-, bazen de siyasal-ideolojik söylemleri alet ediliyordu. Bu durumda, klişe bir deyimle, “Oruçoğlu’nun savunulmaya ihtiyacı yoktur” denebilir ve böyle düşünmenin bir argümanı da bulunabilirdi. Ama iş bu kadarla sınırlı kalmadı…
Bir ilçe belediyesince demokratik bir duyarlılık ve inisiyatifle küçük bir parka adının verilmiş olmasını, üç yıl aradan sonra aleyhte bir “kampanya” dönüştüren niyet, kuşku yaratıyor.

Kimdir M. Oruçoğlu? Onun şahsında saldırıya uğrayan hangi değerler toplamı ve nasıl bir sanatsal-politik duruştur?
Eğer kişi Komünist/devrimci olmayı yalnızca politik alanla sınırlamayıp bir yaşam, düşünüş ve direniş tarzı olarak benimsemişse, Oruçoğlu’na yapılan kasıtlı saldırılar karşısında seyirci kalamaz. Oruçoğlu’nun sanattan ve devrimci olmaktan anladığı şey, alınan politik yenilgilerin ardından, “madem iktidarı alamadın, öyleyse kimliklerden kimlik beğen” savruluşu değildir. İbrahim Ekinci’nin parlak soyutlamasıyla, “…sadece sömürüye ve zulme karşı değil, sınıflı toplumun bütün tezahürlerine karşı geniş ve kapsamlı bir alan savunması” yapan ve yalnızca “bir politik solcu değil, karekter solcusu”dur O…

Muzaffer Oruçoğlu siyasal, ideolojik ve sanatsal görüşleriyle eleştiri üstü, hatasız, zayıflıkları olmayan ruhani bir varlık değildir.
Onu tanıyanlar, farklı düşünce, eleştiri, hatta ağır itham ve saldırıları dahi şaşılası bir dervişlikle karşıladığını iyi bilir. Sorun burada değil.

Kişi, evrensel vicdani değerlerinde tutarlı, benimsediği özgürlükçü, demokratik ve komünal değerlerinde samimi ise şayet,
1968 gençlik hareketinin ayakta kalabilen yüz aklarından, ışığın ve bilgeliğin gücünden beslenen, yalın ve saydam yaşayan, soluksuz üreten, kalbi ezilen, gadre uğrayan cümle canlılarla çarpan Oruçoğlu gibi çok yönlü bir aydının linç edilme girişimlerine göz yumamaz.
Onu savunmak, aslında kendi vicdani, evrensel demokratik değerlerini savunmaktır…

“Yeni Türkiye”nin “yeni” taaruz taktiklerini çağrıştıran bu tarz hamleler çok yönlü bir analiz ve mücadeleyi gerektiriyor.
Burada dikkat edilmesi gereken husus, iyi niyetli ama toplumsal/sınıfsal mücadelelerin diyalektiğini anlamayan, yanlış bir tarih okuması ya da sol örgütlerin kimi ciddi hatalarına tepkiyle ters yerde duranlarla; maksatlı, iyi niyetli olmayan manipülatif müdahale sahiplerinin birbirinden ayırt edilmesidir.

Dersimi’i Tunceli’den ibaret gören, Tunceli’yi de pür Zaza görmek/göstermek isteyen; o coğrafyanın bağrından çıkan Hüseyin Cevahir, Süleyman Cihan, Mazlum Doğan ve Sakine Cansız gibi sayısız politik figürü “kökü dışarıda yabancı ideolojilere kanmış” gafiller gibi gören, devletin “Tunceli” olarak küçülttüğü Dersim’i bir aşiretler konfederasyonu, kendilerini ise bu konfederasyonun asli sahipleri, doğal klan ve kabile reisleri sananların yürüttükleri yanlış tartışmalar akıl alır gibi değildir. Bu tarz yanlış yaklaşmışlar da en az başka yanlışlar kadar o toplumun eşit haklar ve özgürlük arayışına, mücadelesine “yeni” gölgeler düşüren bir başka olgudur.

“Pirincin içindeki siyah taşlardan değil, beyaz taşlardan kork!”
Japon Atasözü

Homojen bir toplum/topluluk yoktur yeryüzünde. Toplumların en yekpare görüneni bile sonuçta heterojendir. Dersim de bu evrensel gerçekten azade değildir.
“Her ağacın kurdu kendinde olur” da Dersim’in kurdu Meksika ya da Tibet’te olacak değildi elbette.
Önceki programlar bir yana, 1937-38 soykırımını yaşayanlar ve yaşananların trajik hikayesiyle büyüyen nesiller pirincin içindeki beyaz taşları, Dersim’in bünyesindeki kurtçukları iyi tanır aslında.

Yaşananlar bir yanıyla da,
-Psikiyatrist Cemal Dindar’ın saptamasındaki- “yukarı boşalmayan enerjinin aşağıya boşalması” halidir. Devlet olarak teşkilatlanmış haydutluğa karşı boşalamayan öfke alta doğru, kendi direnişçilerinin, komünal bir toplum modeli önerenlerinin üzerine boşalması gerçeğidir.

Oruçoğlu’nu itibarsızlaştırmaya dönük saldırıların bir diğer hedefi, onun edebiyatı oluyor. Edebi eleştirinin değil, ama psikanalizin konusu olabilecek histerik saldırılardan birinde şunlar söyleniyor: “…M.Oruçoğlu’nun bozuk ruh hali ile kurguladığı romanlarını Dersim soykırımı dönemine uyguladığı için onun paçavra porno romanlarını değer zannediyorlar”.
Bir diğeri, “M.Oruçoğlu neden Kars’ı değil de, Dersim’i yazıyor? Ne haddine onun?” diyor.
Bir yazarın romanını nasıl kurgulayacağı, nereyi mekân seçeceği cinselliğin ve ya da erotizmin eserinde kendine nasıl/ne kadar yer bulacağı meselesine neredeyse bu “ruh hali bozuk” olmayan “edebiyat eleştirmenleri” karar verecek. Ne demokrasi kültürü ama!
“Ruh halleri” pek de sağlam “edebiyat eleştirmenleri”nin en konsantre ilgi ve iştahla da “porno” tabir edip kınadıkları bölümleri okuduklarını anlamak fazlaca bir uzmanlık gerektirmiyor.

Asırlar boyu “Kızılbaşlar ayin-i cemlerinde toplu seks yaparlar” iddiasında ısrar ederek bir inanç topluluğunu itibarsızlaştıracağını düşünen sünni din bağnazlarıyla, bir yazarı ve edebiyat eserlerini “porno” benzetmesiyle küçük düşüreceğini sanmak arasındaki ortak paydanın psikolojik dayanakları, neden-sonuç ilişkileri modern psikanalizin çözümlemeleri sayesinde bugün çok daha ayrıntılı biliniyor.
İnsanlığın her gün yaşadığı ve en sık düşündüğü cinseliğe şeriat yargıçları gibi bakmak, edebiyattın da insanı işlerken bundan kaçacağını sanmak koyu bir cehalet değilse eğer, kötü niyet veya tedavi gerektiren patolojik bir durumdur.



Dersim de dahil, herhangi bir kültür coğrafyasını insanlığın evrensel kültür envanterine ekleyen, onu saygın kılan değerler manzumesi, mikro ırkçılık ve kabilecilik türü antik saplantılar değildir.

Toplumları/toplulukları kişilikli kılan şey, “devlet” adıyla örgütlenmiş harami sosyal katmanların önünde ilelebet eğilmek ve her daim kendini aşağılamak, direnişçilerini suçlamak, olmadı kelle avcılığına çıkmak da değildir.

Savunulan, serpilip gelişmesi için mücadele edilen “Dersim kültürü”, kimi Sol/Sosyalizm eskisi “Kadro”ların doğrudan ya da dolaylı olarak “Yeni Türkiye”nin yeni hükümdarlarından af, iş ve makam dilenmek, onların hizmetine “aday adaylığı” teklifinde bulunmak hiç değildir.

Derin kökleri bulunan, tarihsel evrimi içinde komşu kültürlerden de beslenerek zenginleşen, kapanarak değil açılarak gelişen Dersim Kültürü, linç kervanının arasına katılarak infaza götürülenlere taş yerine “gül atanları” da kınar.

Erdal Emre