Zavot'tan Harbiye hücrelerine, oradan Şili stadyumlarına Ragıp Zarakolu


Zavot'tan Harbiye hücrelerine, oradan Şili stadyumlarına
05 temmuz 2018 - 00:01


Yazıyı Oruçoğlu’nun bana hediye ettiği 'Ağlayan Kız' tablosuna bakıp da noktalamışken, Victor Jara’nın ölümünden sorumlu olarak yargılanan 8 kişinin 15 yıl hapse mahkum olduğunu duyuyorum...

Ressam ve yazar Muzaffer Oruçoğlu’nun ağırlıkla siyasal mücadelesi üzerinde yoğunlaşan, 68 ve 78 kuşağından ve farklı devrimci siyasetlerden arkadaşlarının onu anlattığı “Çatlayan Süt Sessizliği” kitabı (Hz: Şükran Çelik ve Ayhan Oruçoğlu, Belge Yayınları, 2018) alıp beni o başkaldırı yıllarına götürdü. Şair Ahmet Telli’nin kitabı Muzaffer’in özgün yazım dilinden seçerek vermesi çok anlamlı olmuş.

Bereketli topraklardan almış kökünü Muzaffer. Eski bir Malakan köyü olan Zavot’ta (Boğatepe) doğmuş Muzaffer 1947 yılında. Şimdi 71 yaşında.

Zavot köyündeki Malakanların bir bölümü Kars’ın ilhakından sonra Rusya’ya göç edince, yerlerine Gürcistan’dan gelen Karapapak Türkleri yerleştirilmiş.

Zavot Rusça Mandıra anlamına geliyormuş. Kars eski Rus Çarlığının bir vilayeti. Romalıların kurduğu ve Rumundan, Ermenisinden Yahudisinden “arındırılan” yeni Ankara Kars’a hiç güvenmedi, Antakya ve Edirne gibi. Belki yeterince “arındırmayı”, bir Yozgat’a, bir Maraş’a, Erzurum’a dönüştüremediğini düşündüğü için. Kars’a gidenlerin ziyaret etmeyi sevdiği yerlerden biri de Zavot Ekomüzesi. Burada meşhur Kars kaşar peynirinin hikayesi izlenebilir. Malakanların bize miras bıraktığı özgün güzelliklerden biridir Kars kaşarı.

Öğretmeni elbette Köy Enstitüsünden! Böyle öğretmenden, böyle köyden ilham almasın da nereden alsın Muzaffer?

Dağlarla çevrili 2300 metre yükseklikte bir yaylada Zavot. Sanırım Türkiye’nin tek ekomüzesine sahip. Agos, bu müzeyi, “sadece bölgenin peynir kültürünün mirasçısı değil, aynı zamanda kolektif üretimin ve kadın emeğinin neleri değiştirebileceğinin göstergesi” diye değerlendiriyor.

Belki bir gün Kars’ta, Ermenistan’ın Nazım Hikmet’i olan Çarents’in evi ve Muzaffer Oruçoğlu’nun Zavot’ta doğduğu ev de bir müzeye dönüştürülür.

Artık, bizim de bir Şark Ekspresimiz var ve özellikle gençler arasında çok gözde. Bunun nedenlerinden biri de Sarıkamış’daki kayak pisti. Hani uğruna “Enveri Paşanın” 70 bin askeri kırdırdığı mahal.

“oltu'dan girdik de sarıkamış'a
akıl ermez orda yatan üleşe
askeri kırdıran enveri paşa
kitlendi kapılar, mekan ağladı …

ibrişimin kozaları
battın avşar kazaları
sarıkamış'ta kırıldı
gonca gülün tazeleri”

Ruhi Su, ne güzel söylerdi bu türküyü.

Tabi, Köy Enstitülünün talebesi nereye gider, Rize Öğretmen Okuluna! Oradan da Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna…

Rize mi? Al sana Lazistan sancağı! (Üstelik 1923’e kadar. Mebusu bile var!).

Arkadaşlarının Muzaffer Oruçoğlu’nu anlattığı “Çatlayan Süt Sessizliği” yanında paralel olarak Muzaffer’in, “Mengene” adlı belgesel anlatısını okudum. Hani meşhur Ziverbey Köşkünün, Harbiye sorgu mahallerinin tanıklığı… (Belge Yayınları, 2016).

Köklerini yukardaki coğrafyadan alan ve Aborjinlerin ülkesinde huzur bulup kendini yazmaya ve resme veren bir Muzaffer Oruçoğlu baş edebilirdi mengeneye karşı.

Toplama kampı, jenosit  mengenesinden geçip, inatla yaşayanlar 100 yaşını devirir. Zaten sayıları kaçtır ki, bedenen ve ruhen sağ kalmayı başaran. Biz ise zamana yayılmış bir mengenedeyiz. Ülkem bir türlü başaramadı mengeneden kurtulmayı.

12 Mart’ın Ziverbey ve Harbiye işkence tezgahlarından geçmiş birçok arkadaşla birlikte kaldım, Selimiye Kışlasının “özel” mahzen koğuşlarında. Muzaffer Oruçoğlu’da bunlardan biriydi. Direnen, ayakta kalmayı başaran ender kişilerdendi. Sonra Maltepe 2. Zırhlı Tugay Askeri Cezaevinde birlikte kaldık. 1974 affı ile serbest kalırken, cezaevini onlara teslim ettik. Oruçoğlu toplam 13 yıl cezaevinde kaldı. Af dışı kalanlar daha sonra Kırşehir Cezaevine nakledildiler.

Muzaffer, “Mengene”yi, 1979 yılında Süleyman Cihan’ın önerisi üzerine kaleme aldığını yazıyor. Süleyman Cihan’ın, tam da “Mengene”de anlatılan, falaka, elektrik, askı vd. işkencelerin uygulanması sonucu 1981 yılında ölmesi ise bir başka trajedi.

Ailesi bu işin ucunu bırakmadı. (bk: Süleyman Cihan, Belge Yayınları, 2011) Ancak sonunda açtırmayı başardıkları dava, 2016 Martında zaman aşımı gerekçesi ile düşürüldü.

Belge yayınları Oruçoğlunun kitaplarını yayınlamaya başladı. Bence iyi yapıyor. Şimdiye kadar, şu ağır ekonomik koşullar altında, “Newroz” (2017) ve “Dersim” (2016) yayınlanabildi. Bizim ‘Germinal’imiz diye nitelenen, 2011 Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı ödülünü alan 4 ciltlik “Grizu” ise sırada.

Tam yazıyı Oruçoğlu’nun bana Avustralya’da hediye ettiği “Ağlayan Kız” tablosuna bakıp da noktalamışken, The Guardian’ın bir haberi düşüyor bilgisayar ekranına. Dünyaca popüler Şilili Halk müziği ozanı Victor Jara’nın ölümünden sorumlu olarak yargılanan ve 5 yıldır tutuklu bulunan 8 emekli subay 15 yıl hapse mahkum olmuşlar.

Zaten katledecekleri bir müzisyeni parmaklarını kırarak cezalandırmak, ancak Nazi kafalı Özel harpçilere yaraşırdı.

Victor Jara

2 Temmuz’da şairleri, halk ozanlarını “cehennem” ateşinde boğup katledenler de ancak ilhamını “Mein Kampf’dan alabilirlerdi.

11 Eylül 1973 Şili Darbesi olduğunda, Oruçoğlu ile birlikte Selimiye zindanının Özel Harpçilerin “özerk” yönetiminde olan, doğrudan “Kore mücahidi”, soğuk savaş elemanı General Türün’ün inşa ettirdiği bodrum hücre/koğuşlarındaydık. Nazi toplama kamplarından ilhamını almış duvar boyu ahşap ranzalara döşeğimizi atmış, neredeyse omuz omuza yatıyorduk.

Ziverbey Köşkünün, Harbiye Hücrelerinin, Dal Grubunun, Mamak Zindanının Özel Harpçileri sakin bir emeklilikten sonra yataklarında öldüler.

Şilili emekli özel harpçiler de yataklarında ölecekler. Ama cezaevinde.

Şili’nin Özel Harpçileri ile Türkiye’nin Özel Harpçilerinin ne kadar ortak bir söyleme sahip olduklarını Oruçoğlu’nun “Mengene”sini okurken fark ediyorsunuz. Ya da Yunanistan’daki Albaylar Cuntasının sorgucularının…

Bir ozanın parmaklarının nasıl kırılabileceğini, bunu yapanların ne tiynette yaratıklar olduğunu, “Mengene”de bir kez daha hatırlıyorsunuz.

91-95 yılları arasındaki Kirli Savaş’ın kurbanlarından Kürt işadamı Savaş Buldan’ın katilleri yargılanmadığı gibi, eşi, üstelik “derin” devlet makamlarından değil, “açık” devlet makamlarından tehdit alabiliyor.

Kürt dili üstündeki yasağın kalkmasında sivil itaatsizlik eylemi ile en büyük katkısı olan ve bunun için kaçırılıp işkenceden sonra katledilen İHD Diyarbakır şube başkanı Vedat Aydın cinayetine ilişkin açılan dava ise yakında zaman aşımından düşecek.

Ağla sevgili ülkem.