OHAL BU HAL HANGİ HALDİ? Cihan Erdoğan

 

 Jose Saramago’nun  eserlerini okumuştum. Lanzarot’taki müze evini de gezdim.

Daha önceleri gördüğüm Prag’taki Kafka müzesini, Malaga’daki Picasso’nun müze evini ve Garcia Lorca’nın mütevazi evini  her nedense zihnimde karşılaştırıp duruyordum. Dört  büyük insanla karşılaşmış gibiydim. Yarattıkları eserlerde dünyanın karanlığını ve yükselen ışığını görür gibi oluyordum. Akıl odalarımın dehlizlerindeydim. Görevlilerin dağıttıkları kulaklıkları takıp gezinen insanlar fazla umurumda değildi. 

Picasso müzesinin az ilerisindeki  Federico Garcia Lorca’nın  iki katlı beyaz evi dehşetimi daha da artırmıştı. Alt katta büyükçe siyah bir piyano; onun hemen yanında ise, üzerinde oyunlarını, şiirlerini yazdığı ceviz ağacından küçük bir masası vardı. Üzerime ağır bir kasvet çökmüştü. Boğulur gibi olup kendimi dışarı attım. Çimlerin üzerine oturup eve dışarıdan bakmaya başladım. Halüsinasyon görür gibiydim. Üst katın penceresinin tül perdesini aralayıp bana bakarak, o büyük, o ihtişamlı Elhamra Sarayı’nın yokuşunu işaret ediyordu sanki Lorca. Kafam uğultulara gömülmüştü.

Kıyıyı döve döve yorulan dalgaların sesini duymuyor gibiydim. Gökyüzünü dolduran sığırcıklarla birlikte portakal, mandalina bahçelerini geçip, Granada’nın dağ yamaçlarındaki daracık sokaklarına ulaşarak belli belirsiz yürüyordum. Çok güzel klarnet ve darbuka sesi sessizliği bozuyordu.

Beyaz bir çeşmenin yanında toplanmış olan çingene çocukları müzik yapıyorlardı.

Bu çocukların yanına beni yoksa çingenelerin büyük şairi olarak da bilinen Lorca mı  göndermişti? 

Yanıbaşlarına oturduğumda o müthiş parçaları daha bir özgüvenle çalmaya başladılar.

Halüsinasyonlarım dağılmıştı. Çocuklara biraz harçlık verdim. Utangaç bir edayla aldılar.

Başında koca burunlu şapkası olan biri eliyle orada beklememi işaret etti. Koşarak gidip ağaçlardan topladığı portakal ve mandalinaları bir poşete doldurarak bana uzattı.

Ödeşmiştik. 

Pejmurde bir midibüse binerek, Viznar-Alfacar arası bir yere gelmiştim. 

‘’Kimse şairleri vurmaz, ben de bir şairim,’’ demişti Lorca.

Oysa 19 Ağustos 1936 sabahı Dioscoro Galindo Gonzales, Francisco Galadi, Joaquin Arcollas Cabezas ile birlikte, faşistler tarafından burada kurşuna dizilmişti. 

Onun katledildiğine İspanya’nın aydınları, yazarları inanmamıştı. Oysa o güzel şiirlerin yazarı şair, Endülüs’ün tozlu bir köy yolunda beynine sıkılan birkaç kurşunla, henüz 38 yaşında iken katledilmişti.

 

Onlarca insan gelip gidiyor, kendi aralarında uğultuluyla konuşuyorlardı.

Uğultular içinde kaybolmuştum. 

Çalılıkların, dikenlerin arasına oturup, ağlamaya başlamıştım elimde olmadan.

 

Sebahattin Ali ve Lorca, gözlerimin önünde kolkola geziniyorlardı. 

Viznar-Alfacar’ın tozlu yolları Kırklareli’nin tozlu köy yollarına ne kadar da benziyordu. 

İki büyük yazarın öldürülüş biçimi birbirine çok benziyordu. 

Sebahattin Ali’nin o güzel beyni taş ve sopalarla ezilmişti. 

Yaşlıca bir kadın, renkli çuhadan yapılma çantasından çıkardığı kağıt mendilleri uzattı. Gözlerimi  ve enseme biriken soğuk terlerimi sildim onunla. 

 

Dehlizlerime girmiştim... 

Dünyanın ohali hangi hallerdi? 

Malaga’da Picasso’nun dev eseri Guernica’ya bakıyordum. Tablo siyah beyaz değildi. Toz rengine kaçan kahverengini kurşuni renklerle harmanlayarak bir trajediyi, bir büyük yıkımı anlatıyordu. 

Parçalanmış insan gövdeleri, sol tarafta patlamaların verdiği korkuyla gözleri büyümüş boğa kafası, yukarıda göz şeklinde ampul ve  acı içinde, çığlıkla kişneyen kesik at kafası...

Bunlara baktıkça, Truvalılar tarafından öldürülen Patrakos’un yanından ayrılmayan, ayaklarıyla yeri eşeleyip acı acı  kişneyen atı aklımı tırmalayıp durdu. 

Büyük deha Picasso, Homeros Destanı’ndaki  Patrakos’un atını alıp Guernica’ya mı taşımıştı?

 

Jose Saramago, evinin önüne hasırdan bir koltuk koydurtmuş. Orada günlerce oturup denize bakarak romanlarını tasarlıyormuş. 

Görevlinin bed bakışlarına aldırmadan, bu kez ben oturdum o koltuğa. 

Saramago’nun iki kitabı ‘Yitik Adanın Öyküsü’ ve ‘Körlük’ vardı elimde. 

Her ikisini de okumuştum.

’Körlük,’ aslında bir ülkenin halini anlatıyordu.

Hayatımda ilk kez, isimsiz kahramanları olan bir kitap okumuştum. İnsanların gözlerine ardı ardına beyaz bir perde geliyor ve insanlar kör oluyorlardı.

Devlet bütün körleri bir gözetim evine toplayıp salgını engellemeye çabalıyordu. Gören yalnızca  doktorun karısıydı.

Kısa sözün uzunu, ışık taşıyıcısı doktorun karısıydı. 

Jose Saramagobüyük bir karanlıktan çıkışın ışığını anlatıyordu Körlük’te. 

Karşıdaki denizin yorgun köpüklerine bakarak, “Körlük” romanını kendi bedbaht ülkeme uyarlıyordum. 

Nazım’ı, Yılmaz Güney’i, ölesiye dövülüp Ankara’da mezarlığa atılan Ahmet Arif’i, Sebahattin Ali’yi düşünüyordum.

O koca dev Yaşar Kemal bile kaç kez zindanlara düşmüştü... 

Benim nazlı ülkemin zindan yüzü görmeyen aydını var mıydı?

 

 Üst üste  askeri darbeler yaşamış yaralı ülkemi düşünüyordum. 

O paslı sesi kaç kez duymuştum:  “Vatanın Bütünlüğü ve Demokrasinin Tesisi için Ordu Yönetime El Koydu!’’ 

Oysa her defasında ülkenin aydınlık yüzü tam anlamıyla tarumar ediliyor, acımasızca biçiliyordu.

 

Paramazlar’dan günümüze kadar kaç kez dar ağacı kurulmuştu? 

Deniz Gezmiş’i, Mahir Çayan’ı, İ. Kaypakkaya’yı ve 12 Eylül’de yaşı büyütülerek darağacına gönderilen Erdal Eren’i düşünüyordum. 

 

Düşünüp taşınıp içinden bir türlü çıkamadığım 15 Temmuz darbesi geliyordu aklıma. 

Sarmaşığın iki dalı gibi uzayıp birbirini sarmalayan ‘koca’ İslamcı sermayenin bu iki kanadının kasap önlüklerini giyip satırlarını ellerine alarak birbirlerini boğazlamaları, gammazlamaları, yanan ahırdan kaçan at sürüleri gibi oraya buraya koşuşup hırsızlıklarını gizlemeye çabalayışları gözlerimin önünden gitmiyordu.

Menzilsiz, ipe sapa gelmeyen yalanları unutulacak gibi değildi. 

Başkomutan, yene yene kendi ordusunu yenmişti.

Yendiği ordusundan artta kalanları toplayıp, bu kez de Kürdistan’ın mazlum illerine karşı sefere çıkmıştı. 

Şehirler, kasabalar, hatta mezarlıklar bile bombardımana tutulmuştu.. 

Ölmüş, öldürülmüş hayalet şehirlerden ölü dumanlar yükseliyordu.

 

Jose Saramago, umudun tükendiği bir dünyada, zifiri karanlık bir dünya da tek bir ışığın gücüne dayanarak, yelkinip kalkılabilineceğini öğütlemişti.

 

Görevli bu kez yarı gülümseyişle bir kahve uzatıp, ‘’Buraya gelen ziyaretçilere Saramago kendi eliyle kahve ikram ederdi,’’ dedi.

 

İçerinin duvarları tablo doluydu. Ressamlar, Saramago’nun bütün kitaplarının tablolarını yapmışlardı. 

Karmaşıklar, tuhaflıklar içerisinde bakınıp dururken, Efrin işgali sırasında reisin bağıra bağıra söyledikleri beynimin cinnet duvarlarını çarpıyordu. 

Neredeyse talanı ve çapulu alkışlatıyordu. 

Çekiç darbeleriyle heykelini yıkıp boynuna bağladıkları iplerle Demirci Kawa’yı yerlerde sürükleyenleri kahraman ilan ediyordu. 

Çapul ordusunun yerlerde sürüklediklerinin Saddam Hüseyin değil, bir halkın yüzlerce yıla yayılmış özgürlük çığlığı Demirci Kawa olduğundan haberleri bile yoktu. 

İşgal ordusunun potinleri yeşil zeytin dallarını, portakal ve mandalina bahçelerini ezerken, sanatın sesi Efrin semalarından şarkı  olup kör ve sağır dünyanın öte yakalarında yankılanıyordu. 

Her kışın sonunda mutlaka bir bahar vardır.

Efrin, bütün Kürdistan’la birlikte özgürleşecektir. 

Muzaffer Oruçoğlu bir yazısında, “1970 yılında Beyrut’a giderken, ünlü şair Cegerwin’in Qamışlo’daki (Kamışlı) evine de uğramıştık ,” demişti. 

Aradan yarım asır geçmiş demek.

 Birkaç yıl önce, Ser Zori, Kobanê ve Savunma adında iki muhteşem tablo yapmıştı. 

 

Bu iki tablonun ileride  Kobanê ve Efrin müzelerinde sergileneceğine inanarak, büyük yazar Jose Saramago’yla vedalaşıyorum. 

 

Adanın öte yakası Granada’da, Lorca ve Picasso eserleriyle geleceğe gülümsüyorlardı. 

Ahmet Şık, esaretten kurtulunca, ‘’Kahrolsun İstibdat’’ diye slogan atmıştı. 

Zalimler açısından bakıldığında geçmiş asla geçmiş değil. 

Yüz yıl öncenin Abdulhamid’leri, Enver’leri ve Talat’ları yeni kıyafetler giyerek yine orta yerlerde geziniyorlar. 

 

Bekri Mustafa, Şair Eşref, Neyzen Tevfik’lerimiz vardı bizim.

 

Tevfik Fikret’in söylediği gibi, yeni kıyafetleri içindekilere;

“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin!” demek geldi içimden.

 

“Beklenen banka çeki değildi. Nazım Hikmet Vatan Hainliğine devam ediyordu.” 

Tarihten günümüze baskı ve çürüme döneminin kapılarını sol rüzgar hep savurup attı. 

Günümüzün Ohali, Bu Hali, en çok da bu ışıktan korkuyor. 

Mazlumlar dünyası uyur gibi gözükebilir.

Bu ülke Gezi’yi gördü. 

Dağlarında bahar rüzgarları esiyor. 

Sağlam kökler üzerinden yükseliyoruz.

Tereddütsüz, ışık hala doğudan yükseliyor. 

Ohal’i Bu Hal’i geçelim.

 Halleri hal değil onların...