DERSİM “GÜNEŞİN KAPISI” Cihan Erdoğan

Çağımızın yaşayan usta romancılarından Muzaffer Oruçoğlu’nun eserlerini ikinci kez okuyorum.
Oruçoğlu, değişen şartları ve eleştirileri de dikkate alarak, eserlerini yeni baskı öncesinde gözden geçirdiğini söylüyor.
Bu “gözden geçirme” halinin, ‘Edebiyatta böyle şey olur muydu, olmaz mıydı?’ türünden tartışmaları tetiklediğini biliyoruz.
Oruçoğlu’nu yakından takip edenler, bu eleştirilerin son derece üstünkörü bir tutumla yapıldığını ve anlamsız olduğunu da bilirler.
Bilirler, çünkü, “Gül Demir ve Çığlık” adlı romanı da dahil, Oruçoğlu pek çok şiirini Bartın Cezaevi’nde, o ölüm-kalım günlerinde ve biraz da, “Burada yaşananlar suya yazılmış olmamalı, unutulmamalı” diyerek sigara kağıtlarına yazmış, ardından ilaç ampullerine yerleştirip bin bir zorlukla dışarı çıkarabilmiştir.
Diğer bir çok eserini de, varlığından emin olduğumuz, ama henüz “derin” makamlarda saklandıkları için ulaşılamadığımız belgelerden, verilerden yoksun olarak, iğneyle kuyu kazar gibi yazdığı açıktır.
Burada belki de, “Üzerinde yeterince çalışılmadan ve üstün körü bir yaklaşımla bu eserler neden yayınlandı?” sorusu anlamlı olabilir sadece. Bu yüzden diğer soruları anlamsız ve gereksiz bulduğumuzu söyleyebiliriz.
Söz konusu eserlerin gözden geçirilmiş hallerini okuduğumuzda, temalarının, dokularının, ana örgülerinin hiç değiştirilmediğini, ama edebi bakımdan muazzam bir derinlik kazandıklarını hemen fark ederiz.
“Dersim” romanını 1995 yılında yazmıştı Oruçoğlu. Aradan geçen zaman içerisinde Türk hakim sınıfları birbirlerine karşı kılıç kuşanarak, ortalığı toza dumana kattılar. Hatta dönemin Başbakanı ağzının bir tarafıyla, Dersim’de yaşananlardan dolayı güya “özür” bile diledi ve tartışmaları başka bir mecraya taşıdı. Aynı süreçte, karanlık “Kozmik Oda”ların küflü raflarında çürümeye yüz tutmuş bir yığın belgenin mazgallardan ortalığa saçıldığına da tanık olduk.
Yani zücaciye dükkanlarına fillerini sokmuşlardı muktedirlerimiz. Filler tepindikçe, geçmişe dair uydurdukları süslü püslü yalan vazoları unufak oluyordu doğallıkla.

Tıpkı bilimsel eserlerde, makalelerde olduğu gibi, toplumcu-gerçekçi yaratıcılık ürünü edebi eserlerin de yaratıcısı tarafından yeni bilgilerle beslenip zenginleştirilmesinde mahsur aramamak gerektiğini düşünenlerdenim ben.
Bu açıdan bakılınca, edebi yaratıcılığını toplumsal-tarihsel gerçeklerden besleyen Muzaffer Oruçoğlu gibi bir yazarın havada uçuşan bu belgelerden yararlanmaması elbette düşünülemezdi.

Ya sabır deyip, 1995 yılında Babek Yayınları’ndan çıkan Dersim adlı romanın ilk baskısıyla başladım tekrar okumalarıma.
Belge Yayınları’nın geçtiğimiz yıl yayınladığı ve kısa sürede ikinci baskısını yaptığı ‘gözden geçirilmiş halini’ okuduğumda gördüm ki, kitap ilk baskısını nerdeyse ikiye katlamıştı!
Oruçoğlu “ortaya saçılan” yeni belgeler üzerinde iki yıl boyunca gezinmiş, karınca titizliği ile çalışmış ve sonuçta ortaya daha detaylı, derinlikli ve afallatıcı bir eser çıkarmıştı.
Bu arada, akıl odalarımın çeperlerini biraz daha genişletmek üzere, Dersim’le ilgili çıkan Haydar Karataş’ın ‘On İki Dağın Sırrı’, Remzi Aydın’ın “Piro” ve Emirali Yağan’ın ‘Beyaz Dağda Birgün’ adlı eserlerini de okumuş oldum.
Oruçoğlu’nun romanına yönelik eleştirileri ve bu eleştirilere onun tam bir çelebi tavrıyla verdiği cevapları da okudum ayrıca.
Okuduğum eleştiriler arasında bana “Dur da, bir bak!” dedirten, Süleyman Deveci’nin yazısı oldu.
Bu gezinmelerim sırasında Oruçoğlu’nun eski arkadaşı Mehmed Uzun’un ‘Yitik Bir Aşkın Gölgesinde’ romanını değerlendiren ve 1996 yılında yazdığı anlaşılan bir makalesini de okumuş oldum.
Oruçoğlu, “Yalın bir üslup ve yalın bir dille karşılaştım. ‘Romanın Kürtçesi de böyle mi acaba?’ diye sordum kendi kendime. Yalın ve duru bir dille derinleşmekten yanayım. Her cilveli, cazip derinliğin mizacı yalındır. Bazı yalınlar derinliksizdir. Çöl taşı gibi gülümser ay ışığı altında. Bazı yalınlar da derinliğini arar. Onun güzelliği bu arayıştadır. Mehmed Uzun’un romanı, derinliğini arayan ama bulma yeteneğini gösteremeyen bir roman…

Mehmed Uzun’un kalemi, geleneğe ve kalıplara oldukça bağlıdır. Güzelliği, güzelliğin alışılmış beylik yasalarına uymadan yaratamıyor. Bunun içindir ki, okurken renk ve ses arayışına çıkan, çelişkiler hercümercinin odağında yaşamak isteyen bir insan olarak ben, pek etkilenmedim. Yaşar Kemal ise, ‘Ben bu romanı bitirdikten sonra, büyücü Mehmed’in büyülerinin etkisinden uzun süre kurtulamadım,’ diyor.
Mazlum ve masum yurttaşlar olarak siz buna inanıyor musunuz? Ben inanmıyorum. Yaşamı destanın akkorlaşmış örsünde imge imge döverek, ortaya şaşırtıcı bir renk, ışık ve insan mahşeri çıkaran bu tek gözlü demircinin ya da büyücünün ‘Mehmed’in büyülerinin etkisinden uzun süre kurtulamadığına’ gerçekten inanıyor musunuz?
Bütün büyük büyücülerin palavraları büyüye girdiği için, normal ve hoş karşılıyorum bunu…’’

Muzaffer Oruçoğlu’nun daha rahat anlaşılması için uzunca bir pasaj aktardım yukarıda. Bu yaklaşım tarzı aslında doğrudan ona dönük eleştirel yaklaşanlara da birçok şey anlatıyor olmalı.
Mağduriyet romanları yazmıyor Oruçoğlu. Onun romanlarında gerçek ve kurgular arasında afallayarak geziniyorsunuz.
“Grizu” adındaki dört ciltlik muazzam eseri, eserin kahramanı olan üç nesil Cemal’ler silsilesiyle, Osmanlıdan Cumhuriyet dönemine kadar uzanan işçi sınıfının doğuşunu ve gelişmesini anlatıyor sarsıla sarsıla.
“Newroz” romanında kurguların çoğunu, yarattığı Zine, Çolo ve Lori adındaki kahramanlar üzerinden dillendiriyor.
Dersim’de ise karşımıza “Yavan”la çıkıyor. Bir “muzip,” bir “mukallit” olarak yaratılmış olan Yavan’ın çocukluğundan başlayıp doksan üçüne merdiven dayayana kadar uzanan yaşam örgüsüyle didişe didişe yürümek sahiden haz verici bir iştir.
Usta yazarlarda bu tiplemelerle karşılaşmak çok olasıdır.
Notre Dame’in Kamburu adlı eserinde Victor Hugo kahramanına, çok çirkin bir bebek olduğu için, “tamamlanmamış adam” anlamında, “Quasimodo” ismini verir.
Patrick Suskind, tüm insancıl duygulardan yoksun ve yalnızca kokulara karşı görülmedik bir hassasiyeti olan kahramanı Jean-Babiste Grenouille’ye, istediği kokuları üretebilmek için cinayetler işletmekten çekinmez “Koku” adlı romanında.

Yavan’da dünyaya tersine gelmişti. Fate, anası Koçer gibi kadınlığını kimseye havale etmeden tam anlamıyla yaşayan mazbut bir kadın olduğu için, tersliği ve tehlikeyi anında sezebilmişti.
“Fate, dönüp baktığında, üvey ananın kestiği ekmek dilimi gibi incecicik bir bebekle karşılaştı. İmkânsızlığın aklından doğan bu mor çığlığın, Mazgirt karpuzu iriliğindeki kafasını, sincabi gözlerini ve kocaman, teke burnunu sevinç gözyaşlarıyla süzdü, kutsadı, memelerine gömdü.”
Daha iki yaşına gelmişti ki ardı ardına olayların içinde gözükmeye başladı. Keçi çobanlığını, göğün yedi maviş derinliğinde süzülen Munzur kartallarının seyir aracı haline getirdi. On dört yaşın verdiği kabına sığmazlık duygusuyla Munzur dağlarına çıktı. Sık sık aşık oldu.
Memleket Birinci Dünya Savaşı’na girdiğinde, Hozat ağaları kendisine haber gönderdiler. Vatan güç durumdaydı; padişah başta olmak üzere tüm paşalar Yavan’ın cepheye koşmasını istiyorlardı. Yarılan, yumaklanan ve bilince vuran derin kararsızlık kriziyle sırtını Tavuk Dağı’na yasladı, gece gördüğü rüyadan aklına yapışan şeylerle meşgul oldu o gün.
Yavan’ı heryerde her taşın altında görmek mümkündü.
Gezginci Cerrah Vartîge’yi buldu. Zamanı zapturapt altına alıp mahlukatla birlikte efendice harcayan dervişleri dinledi. Vilê Vankuk’nin virane değirmenindeki tek gözlü kambur Anime’si dinledi. Kadınlar gitmemesini, erkekler ise gitmesini istediler. Cephenin nerede olduğu belli değildi. Dağlara işleyen ve hayalini çöküşlerle besleyen tarih, çılgın bir saydamlıkla mırıldanıp duruyordu. Atını Kemah’a doğru sürdü. Kürt ve Ermeni çeteleriyle hareketlenen dağlarda lale, nevruz ve süsen savranlarının bağrında buldu kendini. Delişmen, turna kırı bir ata binmişti. Bir zamanlar müneccim rahipler tarafından korunan, yitik kral mezarlarının üzerinden dörtnala geçti. Belleğini ve dilini yitirmiş, yapılı, yakışıklı bir evin önünde durdu. Dumanlar arasından çıkan askerlerin ellerinin altın gibi ışıldadığını görünce afalladı. Atından inip eve daldı. Kafasız, çıplak bir kadının üzerinden atlayarak oturma odasına girdi. Yanan sandalyeler, halılar ve kitaplarla karşılaştı. Kendini soluk soluğa dışarı attığında, elinde üç kitap vardı: Gümüş ve kadife kaplı dua kitabı, Bagratuni Kahramanı Hayk Destanı, Sayat Nova’nın Şiirleri. Şecere ve gülbank defterini yırttıktan bu yana, hayatında ikinci kez elinin kâğıda değişiydi.
Gözleri büyümüş, alnına doğru kaymıştı. Aşağı ve Yukarı Pakariç’te, Surp Nışan ve Surp Hagop kiliselerine girenlerin sahipsiz çocuklar ve altınlarla çıktıkları söyleniyordu. Atını Avri’deki Meryem Ana Kilisesi’ne doğru sürdü; penceresiz, kapısız bir yapıyla karşılaştı. Surp Kevork ve Surp Digin manastırlarına girdiğinde, gecikmiş olduğunu anladı. Duvarın dibinde oturan yaşlı Tatuş, Tortan, Zakari ve Garni’deki kilise gümüşlerinin, yağmacılar gelmeden, Dekkeli Ağdazar ve Bağdazar tarafından Erzincan’a götürüldüğünü, ama bu iki kardeşin Erzincan’da soyulup öldürüldüklerini anlatınca, çocuk toplamaya karar verdi. On gün içinde üç çocuk buldu. Çocukları atına bindirdi, yedekleyip Dersim’e geldi. Pardi’nin arkasındaki İniyê Sıti’ye indi. Çocuklara su içirdi, oturdu, pişmanlık duyguları içinde kılama durdu, ağladı.
Girdiği bunca savaşta bir tek adamın bile burnunu kanatmamıştı. Kimsenin bilmediği bu gerçeği, keyifli gülümseyişlerle taçlandırdı, kutladı. Vicdanına danışmadan indi dağdan. Kararını vermişti. Şix Seyîd’e karşı dövüşecek, bu vesileyle de piri Seyit Sabun’un ilk yerleştiği Seydili Köyü’nü isyan alanında ziyaret etmiş olacaktı.
Birkaç defa uygunsuz vaziyette yakalandı. Bunlardan ilki, muharebe anında bir kum tepesinin ardında cephane yüklü bir eşeğin arkasında yakalanmasıydı. Ağır bir suç işlemişti. Cezası ölümdü. Yavan’a son sözü sorulduğunda, zaman kazanmak için, kumandana önemli bir sır açıklayacağını söyledi. Askerleri uzaklaştıran kumandan, kulağını Yavan’ın ağzına dayadığında heyecanlandı. Yavan, Kemah çatışmalarında Ermenilerden ele geçirdiği bir küp altını nereye gömdüğünü açıklamak istiyordu. Cebinden sabit kalemini çıkaran zabit, çöl haritasının arkasına küpün gömüldüğü dağın adını (Tavuk Dağı), hangi yüzüne gömüldüğünü (kuzey) ve noktasına en yakın nesneyi (huş ağacı) kaydetti. Tam bu sırada, Teşkilatı Mahsusa’nın kart kurtlarından, azabın lezzetini tatmış, ünlü İmam Cündüb’ün oğlu, Erkanı Harbiye Kolağası Mezar Mahmut Hızır gibi yetişti. Vatan evlatlarının, hele de bir çavuşun bir eşek için feda edilemeyeceğini anlatmaya başlayınca “Ama biz merkebi ona emanet etmiştik,” diye mırıldandı Pertev. “Emanet malın kıçında her zaman şeytan dolaşır!” diye tersledi Pertev’i Mezar Mahmut. Kalemini altın küpünün koordinatlarıyla tanıştıran Pertev susmak zorunda kaldı. Ve böylece, kurşuna dizilmekten kıl payı kurtulmuş oldu Yavan, komutanı Mezar Mahmut’un elini öptü.
İkinci büyük hatasını, bu olaydan iki ay sonra, yine çölde, kum tepecikleri arasında işledi. Bir hurma ağacının dibinde konaklayan keşif müfrezesinin uykuya daldığı kritik bir anda hem de. Kökleri suda, tepesi ateşte olan otuz metre boyundaki hurma ağacının dalları arasında nöbet tutarken uykuya daldı. Tüfek ve tekbir sesleriyle irkildiğinde, ağacın gölgesinde uyuyan müfrezenin Araplar tarafından imha edilmekte olduğunu gördü. Ezidi bir kadının yardımıyla buradan da kurtuldu.
Çok geçmedi, Arnavut sakallı Nurettin Paşa’nın Merkez Ordu kıtaları Munzurlar’ın ötesini top ve mitralyöz sesleriyle ırgalamaya başlayınca, andaki hakikat duygusu, boşluk denen şeyi patlattı ve evrenin hikâyesini, bireyin hikâyesi haline getirdi bir anda. Kurduğu tatlı hayallerden koptu Yavan. Dört yıllık sessiz dağ yaşamına son verdi. Koçgiri isyanına destek aramaya gelen, ama çok az bir destekle geri dönen bir Canbegan atlı koluna katıldı. Namlı silahşor Qimil Azîz’le tanıştı. Makineli tüfek seslerini dinleye dinleye Boğazviran köyüne geldi. Haydar ve Alişan Beylere ait konaklarda nöbet tuttu. Karmanlı Nuri’nin birliğinde savaştı. O vurulunca kartalları ve kuzgunları süze süze Çamözü’ne doğru uzaklaştı. Göğün derinliğinden etkilendiğinin farkında değildi. Kızıltepeli Kör Rıfat’ın birliğini ararken, Merkez Ordusu Erkanı Harbiye subayı Abdullah Alpdoğan’ın taburu ile Topal Osman’ın Giresun Gönüllü Müfrezesi’nin ateş çemberinde buldu kendini. Çalılıklarda ölen bir Karadenizlinin elbisesini giyip akşam karanlığında, inanılmaz bir kurnazlıkla Topal Osman’ın saflarına geçti. İsyancıların kurşuna dizildiği, köylerin cayır cayır yandığı, kadın, çocuk ve hayvan sürülerinin Laz müfrezeleri tarafından toplanıp götürüldüğü bir ortamda, bacağını hafif yaraladı, yaralıların bulunduğu çadıra girdi. Yaraların kanayarak değişik dillerde ağlayışlarını dinledi. Toplu sürgünlerin başladığı aylı bir gecede ise firar etti. Kureşanlı Qimil Azîz’in içinde bulunduğu silahlı bir kafile ile birlikte şafağın göğsüne, Munzurlara yöneldi.
Qoçan savaşından kârlı çıkan tek insan Yavan oldu. Kurtarmak istediği iki yaşındaki çocuğun bulunduğu yerin beş yüz metre ötesine bir uçak düşmüştü. Yavan’la birlikte dörtnala at koşturan Nenîkanlar, uçaktan açılan ateşin Yavan’ın atına isabet ettiğini, yere düşen Yavan’ın ise ölü kadının yanına mevzilenerek alçaktan uçan uçağı düşürdüğünü yaydılar. Yavan, bu tatlı söylentiyi suskunlukla karşıladı. Gerçekte durum farklıydı. Dağın üzerinde iki uçak uçuyordu. Etekte, çıplak bir alanda bulunan sekiz kişilik bir Şemkan grubunun yoğun ateşiyle düşürülmüştü uçak. İkinci uçak ise alçaktan, cüretkâr bir uçuşla bombalayıp yok etmişti grubu.”

Oruçoğlu kırımı, vahşeti alıştıra alıştıra anlatıyor sanki. Yarattığı kahramanı Yavan’a tiksinerek, iğrenerek, yer yer de sempatiyle bakmaya başlıyorsunuz.
Yazar, Yavan’ı düşmandan aldığı istihbarat belgesiyle artık heryere kolaylıkla sokup çıkarıyor.

40’a yakın aşiretin iç çatışmasını, Sin köyü baskınını, karakol ve köprü inşaatlarının sis perdeleri aralandıkça, kırımın ve vahşetin ön yüzü de görülmeye başlıyor.
Abdullah Alpdoğan, İhsan Sabri ve Nuri Paşa, Nazmiye, Pülümür, Hozat, Çemişgezek ilçelerini ve tüm köyleri gezerek, modernleşmenin öneminin Türklükten geçtiğini, herkesin Türk olduğunu ve Türkçe konuşması gerektiğini anlatarak seksen bin tüfek istemektedirler. Kimi aşiretler elde olanı götürüp verse de, niyet belliydi. Kırım çok yukarılarda hazırlanmıştı ve adım adım uygulanacaktı.
Aşiret reislerinin bir bölümü, Seyit Rıza’yla Alişer’in çabası sonucu Halvori Gözeleri’nin güneyinde, Munzur’un her iki kıyısında toplandı. Bıyıkları atmaca gagasını andıran Demenan Reisi Civrayîl Ağa, suyun öte kıyısında kurdun aslan inine girdiğini, aslanın ise hâlâ uyuduğunu bağıra bağıra anlatmaya başladı. Civrayîl’in sağında Yusufan reisi Qemê Murtê Alê ile oğlu Fındık; solunda, Kureyşan reislerinden Alîyê Gaxî ile Wusênê Seydî oturuyordu. Ağaların çevresini, Demenanlıların dokuz başlı mar dedikleri Hemedê Civê Kejî gibi ünlü silahşorlar sarmıştı. Seyit Rıza, baharla coşup geçit vermeyen suyun bu tarafındaydı. Yanında, Wusênê Seydî, kaynı Hemê Boxî, Sahan Ağa, Bakê Silîçî ve İbê Silîçî vardı. Toplantıya güç bela katılan, ipek huylu Cemşi Ağa, sırtını eskimiş tezhipli bir Kuran sayfası gibi ışıldayan kayaya dayamıştı.. Silahşor Sahan Ağa, hükümetin Dersim’de zayıf olduğunu, birkaç aşiretin baskısı üzerine Kaxmut’taki kuvvetlerini Mazgirt’e, Sin’deki kuvvetlerini ise Beyaz Dağ’a çektiğini, hükümetin toparlanıp genel saldırıya geçmesine zaman tanımadan, aşiretlerin büyük bir saldırıyla Dersim’den onları atmaları gerektiğinde ısrar ediyordu. Hükümet Dersim’e on bir sefer düzenlemiş, bu on bir seferde bir sonuç alamamıştı.
Devletin kararı kesindi: “Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır, bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak lazımdır. Son derece zeki, kurnaz ve hileci olan bu halk, hükümetin zayıf veya kuvvetli oluşuna göre mütecaviz veya itaatlidir.”
Kanlı harekat başlamıştı. Seyit Rıza, Ağdat’taki evinin bombalanacağı söylentisi üzerine, “Eskiden Tujik Dağı’na sığınırdık, şimdi Tujik’ten kaçıyoruz,” diyerek ailesiyle birlikte Halvori Vank’a çekildi. Alişer ise, Tujik Dağı’nın eteğindeki mağaradan, Kafat köyü yakınındaki mağaraya yerleşti.
Karargahını Hozat’a kuran Abdullah Alpdoğan kurnaz ve sinsiydi. İstihbaratta ustalaşan binbaşı Şevket, Rehber’in harekata gönülsüz katıldığını anlatıyordu.
Alpdoğan Paşa, yirmi sekiz kişilik kelle listesinin ilk üçüne; Seyit Rıza, Alişer ve Şahan’ı işaret ederek, “Savaş kışa girmeden bunlar halledilmelidir,” dedi. Binbaşı, Dersim’i bir ay içinde tamamen ele geçireceklerini, Rayver’in direniş saflarını derhal terk edip eski dostluk ilişkilerine dönmesini bildiriyordu.
Ölen insanların taze kanlarıyla ipek gibi yumuşamıştı kurtların dilleri. Bombalanan köylerden kaçan aşiretler, sığınacak orman, mağara ve kovuk arıyorlardı.
Korkunç bir uğultu içindeydi Rayver’in beyni. Koca bir çığ, kökü derinlerde olan küçük bir kayayı yerinden kıpırdatamıyordu. Alişer denen bu adamı, küçücük bir kaya sanıyordu herkes.
Zeynel, kafasını hafif çevirip Vanklı’ya göz kırptı. Sofraya akşamdan kalma şîr dibini indirdi Zarife. Alişer’in torbadan çökelek çıkarmak için sağ yana dönmesini fırsat bilen Vanklı, revolverini çekti, peş peşe iki kurşun sıktı sağ kulağının arkasına. Ayran yapmayı düşünen Zarife, güçlü bir çığlıkla elindeki tereyağını düşürdü, inanılmaz bir çeviklikle kuşağındaki tabancayı çekti ve ayağa kalkan üç kişiye ateş etti. Kurşunlardan biri Zeynel’in arkasında duran Vanklı’nın üst dudağından girerek ensesinden çıktı. Böyle anlarda kadın vurma âdeti olmadığı için, Zeynel gafletini anladı, panter güdüsüyle tabancasındaki tüm kurşunları Zarife’nin göğsüne boşalttı. Bununla kalmadı, iki tanesini de Mistê Sûrî ile boğuşan genç Mustafa’nın kafasına sıktı. Ortam korkunçtu. Zarife, mucizevi bir güçle iki adım ilerlemiş, deliren gözleri ve köpüren kanlı ağzıyla, hazırladığı sofraya kesilmiş çınar ağacı gibi düşmüştü. Sol eli Alişer’in kilime yayılan ılık kanına dalmıştı.
Elini palaskasına attı Zeynel. Meşin kılıftan, sapı aslan başıyla son bulan, telkari nakışlı, gümüş bir Laristan hançeri çıkardı.
Mistê Sûrî hafif yaralandığı için dışarıdan gelen üç silahşordan birine verdi. Silahşor çöktü, Zarife’nin başını kesti ilkin. Döndü, Alişer’in kafasını kesti, ozanın ağzından taşan kanlı dilini hançerin eğri ucuyla içeri tıkarak ağzını kapattı.
Haber tez elden Seyit Rıza’ya ulaşmıştı. Kolu kanadı kırılmıştı. On iki dağ alaca kefen giymişti. On iki dağ ölenler, delirenler, sığınaklarına gizlenenlerle dolmuştu. On iki dağın doruklarına açlık ve ölüm sis olup çökmüştü. Seyit Rıza, Uzunmeşe’deki kuşatmadan çıktıktan sonra, yakınları Rizê Bertî, Wusê Kelecî, Alê Avasî ve Teslîm’le birlikte Munzur dağlarına çıktı. Ateş çemberini düşünüyor; üzengilerin, ayaklarını kızgın demir gibi yaktığını hissediyordu. Tarifsiz bir moral çöküntüsü içindeydi. Düşkünleşen kanlı mekândan kopmuş, saf zamansal imkânlar içinde bir çözüm arayışına girmişti. Nereye gidecekti?
“Eskiler, ‘Dünya bir güldür kokla, arkadaşına ver,’ derlerdi. Halbuki, dünya bir kan deryasıdır. Bu deryaya düşen, can havliyle el atar kan köpüğüne, avaz avaz yardıma çağırır arkadaşını.”
Tabancasını yanına almadı. Oğlu Resik Wusên’e, bir baba yadigârı olduğu için, Seyit’in dürbünden ayrılmak istemediğini düşündü Baqê, ses etmedi.
Erzincan yoluna düştü Seyit. Dağ taş susuyordu. Kimse itiraz etmiyordu gidişine. Tujik Dağı’nın bulunduğu yöne doğru çevirdi yüzünü. Dumanıyla or-duları zehirleyen, ateşiyle yakan Tujik Baba da susuyordu.
Çiğnedikleri kekik otunun değerini bilmeğen kanlı ayakların izinde yürüyordu.
Erzincan köprüsünde geçerken askerler durdurdu.
Katırdan inerek ellerini havaya kaldırdı Seyit.
“Kimsiniz, nereye gidiyorsunuz?”
“Ben hastayım kurban,” dedi Seyit. “Bu garipleri de yolda gördüm, buraya kadar yardım ettiler, beraber geldik.”
Paltolu, fötr şapkalı, aksakallı adamı dikkatle izleyen erlerden uzun boylu olanı, Seyit’in boynundaki şalın aralığında beliren dürbün kayışına bakarken, “Adın ne?” diye çıkıştı.
“Rıza.”
“Rıza mı? Seyit Rıza mısın yoksa sen?”
“Dersim’de hangi taşı kaldırsan, altından bir Rıza çıkar kurban, sen hangi Rıza’dan söz ediyorsun?”
“Boynundaki o kayış nedir? Örtüyü kaldır.”
Örtünün kalkıp dürbünün açığa çıkması üzerine uzun boylu er, ıslığını öttürdü. Köprünün öte yanında, ağaçların altında bulunan çadırdan askerler çıkmaya başladı. Engel kaldırıldı, üst araması başladı.
Askerlerden bir tanesi, dürbünü yanındakine verirken tepeden tırnağa süzdü Seyit’i. Dürbünün üzerinde Seyit Rıza’nın adı yazılıydı.
“Sen Seyit Rıza’sın!”
Askerin bu yargısı karşısında donakaldılar. Hiçbir şey söylemedi Seyit. Yolcuları çadıra doğru götürürlerken, Onbaşı koşa koşa giderek çadırın önünde sigarasını içmekte olan Memduh Başçavuşa:
“Gelenlerden birisi Seyit Rıza’dır kumandanım,” dedi. “Bu dürbünü üzerinde bulduk. Adını şuraya yazdırmış.”
Askeri garnizonları, hükümet erkanını sevinç dağdağası sarmıştı. Erzincan valisiyle bir saat görüştükten sonra elleri önden kelepçeli Seyit Rıza’yı tez elden üzeri branda bezli bir kamyona bindirerek Elazığ’a doğru yola çıktılar.
Hükümet konağının önü kırılıp dökülmüş, yenilip mağdur edilmiş Dersim’lilerle doluydu… Ağır, ağdalı bir sessizlikle uğurladılar Aksakallı Seyit Rıza’yı.
Elazığ’a getirdiklerinin ikinci günü General Alpdoğan’ın karagahına götürdüler.
Seyit Rıza’yı görünce hayalinde, kanatları kırılmış bir dağ kartalı canladı, General Alpdoğan’ın. Dağın henüz yenilmediğini, ateşin ateş doğurduğunu düşündü.
“Hasta mısın Seyit?”
“Hasta değilim, iyiyim.”
“Tunceli’ni asker ve köylü mezarlığı haline getirdiniz Seyit.”
Dersim’in, daha önce birkaç kez duyduğu yeni adını yadırgadı Seyit. Hükmünü, önüne geçen her engeli tepeleyerek sürdüren demir otoritenin yargısı karşısında sustu. Demenan reisi Civrayîl Ağa’nın, “Adımızı değiştiren her şeyimizi değiştirir!” sözü çınladı kulaklarında.
Sözünü daha fazla uzatmadan Alpdoğan
“Tunceli’ye bir iyilik yapmanı istiyorum Seyit. Önümüzdeki sene İkinci Sel Harekâtı başlayacak ve bu, birincisinden daha şumullü ve şiddetli olacak. Dağlara, mağaralara sığınanlara bir çağrı yap, gelsin devletin şefkatli adaletine teslim olsunlar. Onların, çoluk çocuklarıyla birlikte yok olmasını istemiyorsan bunu yap Seyit.”
“Her Türk paşasının yanında, onun sağ kolu olan bir Kürt Kirmo Yusuf vardır,” dedi Seyit. “Ben fakir bir Rızo’yum paşa hazretleri, istesem de Kırmo Yusuf olamam. Affınıza sığınırım. Benim kimseye şunu yap, bunu yap demeye hakkım yoktur.”
Zindanlar Dersimliler’le doldurlmuş, birinci Sel hareketi bir bakıma sonuçlanmıştı.
Mahkemeye giderlerken Seyit Rıza’yı oğlu Ûsêno Resik ile birlikte kelepçelediler.
Subay, en öne, “Bizi bu dar güne yesir etme ya Hazreti Pîr,” diye iç geçiren Seyit Rıza’yı, Sey Ûsên’i, Ali Ağa’yı, Cebrail’i, Fındık’ı ve Kamer’i oturttu. Bunların arkasına da Resik Hüseyin’i ve diğerlerini yerleştirdi. Ağalara fötr şapkalarını çıkarmalarını, önlerini iliklemelerini emretti.
Başsavcı Hatemi Şahamoğlu’nun uzun uzun okuduğu iddianameyi sanıkların çoğu Türkçeyi iyi bilmediklerinden dolayı dinlemiyordu.
Başsavcı Şahamoğlu ikinci celsede paşaya kelle yetiştirircesine hızlandırdı okuyuşunu. Sayfaları gururla çeviriyor, ikide bir başını kaldırıp sanıklara bakıyordu. Tanıyan, cesaret eden, yenen bir rüzgâr egemendi bu bakışlara.
Başsavcının iddianameyi okuyup bitirmesinden sonra, duruşma hâkimi, Tunceli Kanunu gereğince, kararın aynı celsede verilmesi zorunluluğunu dikkate alarak sanıkların savunmalarına geçti. Bahri’nin sanıklara iddianamedeki görüşler ve ceza istemleri konusunda, Zazaca gerekli açıklamalarda bulunması için de duruşmaya kısa bir ara verildi.
Kısa bir sessizlik oldu. Sessizliği, içeri giren subayın, “Yerlerinizi alın, duruşma başlıyor,” emri parçaladı.
Sanıkların savunmaları alınmadan önce, Rayvero Qop’un bulduğu, seksenlik Bıraê Dergu girdi mahkeme salonuna askerle birlikte. Duruşma hâkimi, tercüman aracılığıyla birkaç soru sordu Bıraê Dergu’ya, Seyit Rıza’nın yaşına dair. Olaylardan, zaman ve mekân dilimlerinden, ölü tanıklardan söz eden aksakal, Seyit Rıza’yı genç bir insan haline getirince, Hâkim, Seyit’in görüşünü sordu.
Usulca ayağa kalktı Seyit. Hayret, acıma ve kızgınlıkla ışıldayan bakışlarını Birayê Dergû’ya dikti, “Ben sana ne diyem Kureyşanlım, sen ceddinden bulasın,” diyerek oturdu.
Ayağa kalkan Sey Ûsên, “Ben davamı verdim Ulu Divan’a,” diyerek usulca oturdu.
Resik Hüseyin, “Babam söyledi söyleyeceğini, benim diyecek bir şeyim yoktur,” deyip oturdu. Otururken yaralarının patladığını sandı.
Seyit Rıza’nın yeğeni Kamer Ağa, “Ben suçsuzum, suçsuz olmasam teslim olmazdım,” dedi. Bir cümle daha söyleyecekti, unuttuğu için oturdu, Kamer’i, oğlu Fındık, Ali Ağa ve diğerleri izledi. İdamlıklardan en son, iki karış aksakalıyla Civrayîl Ağa kalktı ayağa:
“Ben asılacak bir şey yapmadım. Yapsaydım ne silah teslim ederdim ne de teslim olurdum. Beni asın ama oğlum Hasan’ın ne suçu var?” Sessizce oturdu. Sakalını sıvazlarken, “Ya Jêle, kerametin varsa bizi bu Nemrud Kuyusu’ndan kurtar,” diye iç geçirdi.
Yargıçlar, her zaman yaptıkları gibi, yüz hatlarını, karamsar, üzgün, çaresiz, mağrur ve merhametli bir iklimle vaftiz ederek içeri girdiler. Duruşma yargıcı yerine kurulurken, eliyle, otur işareti verdi sanıklara. Kâtibin getirdiği dosyayı alıp yavaşça açtı. Salondaki gazete muhabirlerine ve subaya bakarken, “Kararı okuyacağım oğlum, sanıkları ayağa kaldır,” dedi. Sanıkları ve izleyicileri ayağa kaldırdı subay.
Otoriter bir tonla, yedi kişiye verilen idam kararını açıkladı. Yaş haddinden dolayı müebbetlikleri ve son sınırı otuz beş yıl olmak üzere, çeşitli cezalara çarptırılanları tek tek sıraladı. Durumu anlayan Seyit, oğlunu artık Hızır’ın da kurtaramayacağına inandı. Dizlerinin titreyişine egemen olmaya çalıştı.
İçişleri Bakanı ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya’nın, Elazığ’a gönderdiği Merkez Emniyet Müdürü İhsan (Sabri Çağlayangil) Bey, yanına aldığı altı sivil polisle birlikte doğruca Emniyet Müdürlüğü’ne gitti. Disiplini ve otoritesiyle tanınan Elazığ Emniyet Müdürü İbrahim Bey’le görüştükten sonra, birlikte Vali Şefik Bey’e çıktılar.
“Mustafa Kemal Paşa hazretleri, Sungeç Köprüsü’nün açılışı için geliyor ki pazartesi burada olacak. O gelmeden bu iş bitmeli. Hem Abdullah Paşa’nın da emridir.”
Savcı, kendi dilinin içinde düşünen ve dayatmalara, emrivakilere maruz kaldığı an kendini esas alan bir insan olduğu için, sırıtarak iki yana salladı kafasını. Kararını vermeden önce düşündü, yıllardır üst üste binen vicdan azaplarının külçeleştirdiği yüreğini dinledi. Elindeki imzalı boş kâğıda bakarken, “Hukuk, insan hayatının söz konusu olduğu acele işleri sevmez İhsan Bey. Çok ağır sorumlulukların altına girdim hayatım boyunca. Dolmuş bardak gibiyim. Beni anlayışla karşılayacağınızı umarım. Bir tek ağır damla taşırır beni,” dedi.
Savcıyı raporla izine sevk ettirip yerine hukuk fakültesinden arkadaşı olan diğer savcıyı vekil olarak atamaktan başka bir çarenin olmadığını düşündü İhsan Bey. “Nasıl isterseniz Savcı Bey, müsadenizle,” diyerek dışarı attı kendini. Derhal Vali’ye çıktı. Hatemi Bey’i bir raporla izine sevk ettirdi. Arkadaşı yeni vekil savcı ve Emniyet Müdürü İbrahim’le birlikte işe koyuldu.
Birkaç gardiyanın yardımıyla Paşo, cezaevinin kömürlüğünde üst üste yığılan darağaçlarını gözden geçirdi. Odunu karıncalanmamış yedi dürüst darağacı ayarladı. Örümcek ağı ve kömür tozlarından uyandırıp kaldırdığı urganları tek tek yokladı. Cezaevi mutfağından getirttiği kuyruk yağıyla kalın kalın yağlayıp bağladı. “Sana vereyim bir öğüt, kendi ununu kendin öğüt,” tekerlemesiyle işini bitiren Paşo, karanlık çöker çökmez, yedi darağacını, yardımcısı Cesîm’le birlikte cezaevi arabasına yükledi.
14 Kasım’ı 15 Kasım’a bağlayan gece, şehirdeki tüm askerî birlikler alarm durumuna geçirildi. Sokak ve mahalleler sıkı denetim altına alındı. Subaylara, saat on ikiyle altı arasında sokağa çıkma yasağı uygulamaları emredildi. Saat tam on ikide, Cellat Paşo ile gardiyanlar, Buğday Meydanı’nda duran cezaevi arabasından darağaçlarını indirip kurmaya başladılar.
Yusufan aşiretinin reisi Fındık Ağa’yı getirdiler müdüriyete ilkin. Üzerini aradılar, ceplerinden çıkanların kime verilmesi gerektiğini ve imam isteyip istemediğini sordular. Yaftayı boynuna geçirdiler, ellerini arkasından bağlayıp cezaevinin önünde bekleyen kamyona götürdüler. Fındık Ağa’yı, Kureyşan aşiretine bağlı Şêxan ezbetinin lideri Sey Ûsên, Demenan reisi Cebrail’in oğlu Hasan, yine Kureyşanlı Hasan ve Kalanlı Ali Ağa izledi. Sıra, Resik Hüseyin’e geldiğinde, Cezaevi Müdürü, zevata, çay isteyip istemediğini sordu. “Uygun olmaz,” diye reddetti Savcı Vekili. “Tabii, tabii,” desteği yükseldi zevattan.
Bakışlarıyla çevresine sempati yayan gösterişsiz, sıska, gencecik idamlık içeri girdiğinde ortalık sessizliğe gömüldü. Derin kuyu dibi suyunu çağrıştıran bir kişilikle karşılaşmış gibi oldu zevat. Sevincini, bin gözlü bir acı peteği haline getiren, “Beni asacaksınız herhalde,” dercesine bakan bu delikanlının titreyen dizlerini görünce, ne diyeceğini şaşırdı Savcı Vekili. Yutkunarak arkaya yaslandı.
Gardiyan, sağ bacağına elini dokundurmadan aradı delikanlıyı; ceplerinden çıkardığı on lirayı, kenarı işlemeli ak mendili ve içinde iri zeytin çekirdeklerinin bulunduğu bir bez torbayı masanın üzerine indirdi.
“Üzerindekilerin hepsi bu mu?”
Hocası Alişer’den biraz Türkçe öğrenen Resik, kurbanlık koyunlar gibi baktı Savcı’ya. Anasının doğar doğmaz yakasına taktığı nazar boncuğunu çıkarıp masanın üzerine koydu usulca, “Yok başka,” diye mırıldandı.
“Şu eşyalarını ve paranı kime vermemizi istiyorsun?”
Babasının çok yaşlı olmasından dolayı asılmayacağını düşünen Resik, soluğunu keserek büyük bir merakla kendini izleyenlere baktı. “Babama verin,” dedi yaralı bir sesle. Babasının asılacağını o anda belirtmekten kaçınan Savcı susmayı yeğledi.
Beyaz yafta boynuna geçirilip elleri arkadan kelepçelenirken, kendisinden koparılan son koruyucusuna, lüks lambasının ışığı altında parlayan nazar boncuğuna bakıyordu. Resik’in, götürülürken aksadığına dikkat eden yüksek rütbelilerden birisi, “Kaç yaşında bu delikanlı, Savcı Bey?” dedi.
“Bunlardan hiçbirinin yaşı, kesin belli değil efendim,” diyerek bir sigara yaktı Savcı Vekili. “Babası, on yedi olduğunu söyledi ama doğru değil. On sekizi geçkindir.” Sustu. Oda sessizleşince rahatsız oldu. “Seyit Rıza’yı getirin!”
İki gardiyanın önünde, dimdik, dengeli adımlarla içeri girdi Seyit. Soğuk suyla yıkayıp taradığı sakalı, ipeksi ışıltılar içindeydi.
Kafası, diğerleri gibi sıfır numara tıraş makinesinden geçmişti.
Güleç, sade, çetrefilsiz bir yüzle oturanları selamladı. “Şaşırmış değilim, al kiraz üstüne ak karın yağacağını biliyordum,” dercesine kollarını iki yana hafifçe kaldırarak, üstünü aramaya koyulan gardiyana yardımcı oldu. Bir kemik tarak, bir mendil, bir tütün kesesi, Serkisof marka, köstekli bir saat ve kırk lira para çıktı üzerinden.
“Eşyalarını ve parayı kime vermemizi istiyorsun Rıza Bey?”
Oğlunun asılıp asılmayacağını zayıflık belirtisine yorulur diye sormayan Seyit, günlerdir içini kemiren bu merakına açıklık kazandırmak için, “Saatimi ve paramı oğluma verirsiniz” diyerek Savcı Vekili’nin yüz iklimini incelemeye koyuldu. Beklenmeyen cevaplar karşısında genellikle susan bir tip olduğu için, hiçbir şey söylemedi Savcı Vekili. Bu suskunluktan umuda kapıldı Seyit.
Bu sırada, İhsan Bey’in idamlar ve Atatürk’ün güvenliği için Ankara’dan beraberinde getirdiği sivil polislerden Macar Mustafa girdi içeri. “Ankara’dan telgraf var efendim,” diyerek elindeki kâğıdı İhsan Bey’e uzattı.
Kısa bir sessizlikten sonra, “Hoca istiyor musun, Rıza Bey?” dedi savcı.
Bakışlarını İhsan Bey’den, sağda oturan Hoca’ya kaydırdı Seyit. Cenneti, sırf kıldığı nafile namazlarıyla garantileyen mağrur ve mahzun bir havası vardı Hoca Efendi’nin. “Yok, sağ olasın,” diye mırıldandı Seyit.
Bir gardiyan yaftayı Seyit’in boynuna geçirirken, diğeri ellerini arkasından kelepçelemeye koyuldu.
“Bileklerime demir vurmayın,” diye çıkıştı Seyit. “Ben yaşlı bir adamım, Azrail’e güçlük çıkarmam. Ölüme saygım var.”
Bu çıkış soğuk duş etkisi yaptı herkesin üzerinde. Kararsızlığa düşen savcının ağzından:
“Kelepçelemeyin!” emri döküldü. İstemeden ağzından fırlayan bu emri, “Başka bir isteğin var mı Rıza Bey?” sorusuyla tamamladı.
“Hamama götürseydiniz de, ölüme temiz gitseydik,” diye iç geçiren Seyit, “Bir isteğim yok, Xizir yardımcınız olsun,” dedi.
Yüksek rütbelilerden birisi, “Dağdakilere giderayak teslim ol çağrısı yap Seyit!” diye gürledi.
“Hemen şuracıkta daktilo ile yazsınlar. Yoksa gelecek yaz kan gövdeyi götürecek Tunceli’de.”
Hiçbir şey duymamış gibi davrandı Seyit. Babasının, “Osmanlıdır bu, ağzına bir zeytin verir, altına tulum tutar,” sözü çınladı kulaklarında.
Yeryüzünün çözülmemiş tüm şaşkın çelişkilerini nabzına yükleyerek, askerî araca doğru yürüdü Seyit. Şoför çavuşun yanına, yüksek rütbelilerden birisi bindi. Arkaya geçen emniyet müdürleri Seyit’i aralarına aldılar. Askerî araç harekete geçtiğinde, başını çevirip İhsan Bey’e baktı Seyit. “Seni Ankara’dan, beni asman için mi gönderdiler?” dedi. Oltaya takılan aynalı sazan gibi kavislenip kıvılcımlandı gözleri İhsan Bey’in. Ölmüş bir insanın soru soramayacağını, sorsa bile ciddiye alınmaması gerektiğini düşünerek sustu. Aynı anda, insan dilinin urgan sessizliğinden yaratıldığını düşündü Seyit.
Cip, Buğday Meydanı’na bakan ve içinde boş çuvallarla semerlerin bulunduğu eski bir binanın önünde durdu. Sağ ayağını kırağı ayazının çöktüğü parke taşlarına basan Seyit, dizilmiş mihverli dağ kıtalarıyla karşılaştı. Başını çevirip meydana baktığında, karanlığı parçalayan darağaçlarını gördü. Oğlunu anımsadı hemen. Dehşetle irkildi. “Yüreğimizi bütün dünya iyiliklerinin birleştiği bir saray haline getirebilseydik, bu darağaçlarını hak ederdik. Nefsini savunan insanlar hak etmiyor bu darağaçlarını,” diye bağırmak geldi içinden. Karanlığı aradı bakışlarıyla. İlim, irfan, aşk ve mana deryası Hızır görünmüyordu ortalıkta. Toz serpip izini kaybetmişti.
Seyit, askerlerin arasında binaya girdi. Lüks lambasının aydınlığında parlayan mihver ve namlu kalabalığından geçirilip pencereye yakın bir köşeye götürüldü. Namluların arasından baktığında, karşı köşede bekleyen oğlunun sararmış benziyle karşılaştı. Yıkıcı bir acı ve çaresizlik duygusu içinde buldu kendini. Yaptığı ve yaşadığı güzel şeylerin anlamı gibi gülümseyen dürüst bir insan bulma ve son arzusunu ona iletme güdüsüyle tıfıl asker yüzlerine bakındı. “Ne yapalım ihtiyar, emir kuluyuz, elimizden bir şey gelmiyor,” diyen bakışlarda gezindi bir an. Masumiyet boşluğuna düşmüş gibi oldu. Bilinçaltı ve ruh yarılmalarının dayanılmaz ağırlığı altında kendi içine, acının çatladığı, ama kanayamadığı noktaya doğru çekildi. Nasıl olduysa İhsan Bey’in yüzünü buldu karşısında birden, dikliğini ve korkusuz görünümünü bozmadan, “Sizden bir isteğim var efendi hazretleri,” dedi, “Beni oğlumdan önce asın.”
Seyit’in titreyen sakalını ve yalvaran bakışlarını yanındaki subaylara havale eden İhsan Bey, “Bu saatten sonra benim yapabileceğim bir şey yok,” dercesine bakındı, “Tamam, Rıza Bey,” diye mırıldanarak dışarı çıktı. İsteğinin uygulanacağına inanmasına rağmen, bakışlarıyla Savcı Vekili’ni aradı. Karşılaştığı yüzlere, “Erkân ile yola gelmeyen örken ile yola gelir,” ikliminin egemen olduğunu ve Savcı Vekili’nin diğer idamlıkların yanına gittiğini anlayınca, bağrına taş basıp sustu.
Asma işine gençlerden başladı savcı. İki askerin arasında, baştaki darağacının altına getirilen Demenan reisi Cebrail’in oğlu Hasan, yağlı urganın altındaki sandalyeye basarken anasını anımsadı. Savcının işaretiyle harekete geçen Cellat Paşo, Hasan’ın kolundan efendice tuttu, “Şu sandalyeye çıkacaksın, gözüm,” diye mırıldandı. Hasan, Paşo’nun yardımına gerek görmeksizin, inanılmaz bir soğukkanlılıkla sandalyeye çıktı. Son sözü, “Beni köyüme gömün,” oldu. İlmiği geçirdi, tereyağından kıl çeker gibi sandalyeyi çekti Paşo.
Oğlunun asılmak için götürülüşünü acıyla seyreden Seyit, çok önceleri söylediği sözü bir kez daha mırıldandı:
“Ben sizin yalanlarınızla baş edemedim, bu bana dert oldu; ben de şimdi sizin önünüzde eğilmeyeceğim, bu da size dert olsun.”
Darağacını görünce dizlerinin titreyişine ve ölüm korkusuna teslim oldu Resik Hüseyin. Kurbanına peygamber insafıyla yaklaşan Cellat Paşo, “Allah metanet versin,” diyerek, kolundan tutup sandalyeye doğru çekti delikanlıyı. Yaralı bacağının üzerine basamadığı için sandalyeye çıkamadı Resik. Paşo, titreyen ve sessiz sessiz ağlayan kurbanını, koltuğunun altından kavrayarak sandalyeye çıkardı. Yağlı ilmiğin soğukluğunu ensesinde duyan Resik, kendini seyreden subay, asker ve emniyet görevlilerine baktı. Tercüman aracılığıyla son sözü sorulduğunda, babasını ararcasına süzdü etrafını. “Baoooo!” diye bağırdı yaralı bir sesle. “Baoooo, ma endi soyme axretê dinaliğ! Sere xelkê maê Kirmanc wesbo!” (Ahirete göçüyoruz baba. Kırmanc halkının başı sağ olsun!)
Sandalyenin çekilmesiyle, yay gibi gerilip gevşemeye, çevresinde hırıltılar çıkararak dönmeye başladı. Dili sarktı. Benzi, çaresizliğin ve alçakgönüllülüğünün aynası gibi parladı alacakaranlıkta.
İlmik düğümünü urgana konmuş bir yavru serçeye benzetti Sey Ûsên. İlmik boynuna geçerken:
“Heey, veliyi velede kurban eden dünya,” diye mırıldandı. Son sözünü söylemeden tekme ile devirdi sandalyeyi.
Ukiye oğlu Hasan’la Ali Ağa, cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istediler. Urganın boyunlarına geçişini, “Ya Aliyül Murtaza, ya Xizir,” mırıldanışıyla karşıladılar.
Seyit Rıza, görevlilerin kendi aralarında, Fındık Ağa’nın ipinin koptuğundan ve gümbürtüyle düştüğünden söz etmeleri üzerine, “Zalimin urganı, ya hırlatır ya da düşürür,” diye homurdandı. Durumu fark eden İhsan Bey, Seyit’in görmesini engellemek için pencerenin önüne geçti. Sıranın kendisine geldiğini sezinleyen Seyit, dışarı çıkan askerleri ve boşalan odayı süzdü. Oğlunun ipte sallandığını, ölümün artık korkutucu olmaktan çıktığını düşündü. Sakalını sıvazladı, damarlı ellerine baktı. Karanlığın ezdiği ekmek aydınlığını görür gibi oldu. Kendini süzen askerlere baktı. Gencecik, her bakışta yüreğini ezen acıdan bir ışıltının olduğuna inanmak istedi. Kendi öz yolunda yürümeyen insanların mezbahanesine dönmüştü dünya. Herkes kafa yerine şeytan kamburunu andıran, kara bir günah dağını taşıyordu iki omzunun arasında. Deryayı kendi kabına küstüren, kuşu yuvasından süren bu dünyanın kaderi, Karun hazinesinin kaderinden farklı olmayacaktı. Anahtarını on beş kişinin götüremediği o namlı hazine ne oldu? Yoksullara kapısını açmadığı için yere battı.
Savcı Vekili’nin direktifiyle asker ve sivil polislerden oluşan görevliler, Seyit’i dışarı çıkardılar. Şafak karanlığının erimeye başladığını sezinleyen ve ciğerlerini temiz ayaz ile dolduran Seyit, darağacına götürülürken sallanan beyaz yaftalı ölülere baktı. Hangisinin oğlu olduğunu çıkaramadı. Üniformalılar ve siviller, dönüp dimdik gelen ihtiyara baktılar. Kendisine bakan insanları, kesilen öküzün üzerindeki bıçaklara benzetti Seyit. “Boynuzsuz keçinin ahı, boynuzuyla kalmaz,” diye bir ses çınladı içinde.
Acıyarak süzdü Cellat Paşo’yu. Kendini dinlemeyen, dinlemeye kalkışsa bile sesini kulağına ulaştıramayan, kendinde başlayıp kendinde gelişmeyen bir insan havası vardı Paşo’da. Ne berraktı, ne de kararlı. Çıfıt çarşısını andırıyordu bakışları, mekânı zamana zarf eden bir güçle ışıldıyordu karanlıkta. Babasını asıyormuşçasına acıyarak yaklaştı Seyit’e. Sandalyeye götürmek için kolundan tuttu kibarca. Kolunu kurtaran Seyit, Paşo’yu göğsünden iterek, “İş başa düştü, sen çekil,” diye mırıldandı Kırmançça. “Senin elinle asılan bir kandil, ne bu alacakaranlığı aydınlatır, ne de benim mezarımı.” Yürüdü, sandalyenin yanında durdu, başını kaldırdı, hiçliğin öncesiz ve sonrasız uçurumunda sallanan yağlı urgana baktı. “Boz dünyanın çarkı,” diye mırıldanarak sandalyeye çıktı. Yüzünü seher semasının görünmeyen kutsal çırasına doğru çevirdi. Asker, subay ve sivil memurlardan oluşan kalabalığa baktı. Meydanın halksız, bomboş olmasına üzüldü. Nefes alış verişleri hızlandı, meydandaki tüm bakışlar, darağacının karşısında yerleşen askerî aracın far ışığında ölümle alay eden yetmiş beşlik ihtiyarın üzerinde yoğunlaştı. Fötrünü çıkardı, paltosunun cebine soktu, ilmiği boynuna geçirdi. Zamanını şaşırmış aç bir bebek gibi yanda sallanan oğluna, Ûsenê Sey’e ve sonra da Savcı Vekili’ne baktı.
“Ayıboo! Zılmoo! Cinayetoo!” diye bağırdı. “Ma ewladê Kerbelay me! Bê xetay me!” (Biz günahsız Kerbela evlatlarıyız!) Sandalyesini tekmeyle fırlatıp boşlukta salınmaya başladı.
Sessiz sessiz, sezdirmeden ağlıyordu Paşo. Aç yaşama pahasına da olsa, cellatlığı bırakma kararındaydı. Seyit’in sakalı, boynunu sıkan yağlı urganın altında kalmıştı. İçinde Seyit’in yaşına ve ölüm karşısındaki tavrına derin bir saygı uyanan Yarbay, “İhtiyarın sakalını ipin altından çıkar, diğerleri gibi ellerini de arkadan bağla,” diye emretti Paşo’ya. Paşo, far ışığı altında emri yerine getirirken durumu karşıdan seyreden Akçadağlı bir asker de dağda koyunlarıyla birlikte taşlaşan Çoban Dede’ye benzetti Seyit’i. Göğsündeki yazıları merak etti.

Ölüler, sıkı güvenlik önlemleri altında ilkin Buğday Meydanı’nda, sonra da Sire’de ve Odun Meydanı’nda ipten indirilip bir askerî kamyona üst üste doldurularak götürüldü. Karanlığın ay ışığı altında üşüdüğü bir askerî arazide, taş yığını ve mazotlu çalıların üstünde, üst üste yığıldı. Üzerlerine yine mazotlu çalı atılarak, elbiseleriyle birlikte yakıldı.
Mustafa Kemal Paşa’yı getirmekte olan tren ertesi günün gecesi Elazığ’a girdi. Paşa uyuduğu için trenini kör makasa çektiler. Sabahleyin Abdullah Paşa, Vali ve bir grup seçkin sivil erkân trene giderek, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile görüştüler. Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil, idamlarla ilgili yazıyı Ulus muhabirine verdi. Muhabir, yazıyı okuduktan sonra, “İzin vermezler,” diye mırıldanarak Şükrü Kaya’ya götürdü. Orgeneral Kâzım Orbay ve Abdullah Paşa’yla konuşan Kaya, yazıya ve resimlere bir göz attı. “Basılmasına gerek yok,” diye çıkıştı. Yazıyı Mustafa Kemal’e göstermek amacıyla çantasına, Macar Mustafa’nın çektiği resimlerin yanına koydu.
Kahvaltısını trende yapmakta olan Mustafa Kemal, beyaz örtülü masanın başına kurulmuştu. Karşısında Başbakan Celal Bayar, sağında Şükrü Kaya, solunda ise kızı Sabiha ile Kâzım Orbay oturuyordu. 4. Genel Müfettiş Abdullah Paşa’yı dinlerken bakışlarını, Seyit Rıza’nın sehpada sallanırken çekilen resmine dikmişti. “Tarihi yapan kimlerdir?” diye bir ses çınladı içinde Kemal Paşa’nın. “Kanun yapanlar mı, yoksa kanunları yıkanlar mı?” Kendini, itaat ve teslimiyet atmosferiyle süzen değişmez yüzlere baktı. Kuralların, şablonların, alışkanlıkların, sığlığın ve bilgisizliğin ülkeyi kırıp geçirdiğini düşündü. Hiç kimse kendi gerçeğini özgürce bağıramıyordu. Herkes, içinin özgür eğilimlerini, kuraldışı değerlerini, fırtınalarını, kuşkularını, kesinleşmiş tehlikeli yargılarını, bin dizginli, dev bir gemleme sistemine mahkûm etmişti. Hâlbuki kendi ışıltısından korkan bir tek mücevher bile yoktu yeryüzünde. Aydınları düşündü. Sofrasına üşüşen ve her dediğine he diyen, itiraz silahını yitiren aydınları. Bakışları baldıran şerbeti gibi gülümseyen, geniş alınlı, bilgisini özgürleşmenin aracı haline getiren, ezici çoğunlukla çatışan, cesareti dizginsiz, serüvenci aydınları fenerle aramaya çıkma arzusu uyandı içinde. Ürperdi birden. Bir sigara yaktı. Yarattığı duruma, büyük bir rehavetle teslim olan, çıkışsız bir insan gibi yaslanıverdi sandalyesine. Bakışlarını yeniden çevirdi Seyit Rıza’ya.
“Bu resmi çektireni çağırın buraya!” diye emretti.
Kemal Paşa’nın bu çıkışı soğuk duş etkisi yarattı vagonda.
“Emredersiniz Reisicumhur Hazretleri,” diyerek, kalkıp dışarı çıktı Abdullah Paşa. Kapıyı kapatırken Kemal Paşa’nın, “Her şeyi basına vermek zorunda mısınız?” dediğini duydu.
Az sonra İhsan Bey girdi içeri. Kapıya yakın bir yerde hazır ola geçti.
“Bu resim ne, Emniyet Müdürü?”
Kemal Paşa’nın çatılmış kaşlarından ödü kopan İhsan Bey, “Haberim yok, Reisicumhurum!” diye inkâr etti.
“Öyleyse maiyetine hâkim değilsin. Çabuk git, bu resmin negatifini bul, basılanları imha et.”
“Başüstüne!” diyerek dışarı çıktı İhsan Bey.
Sular dağları terkediyordu. On iki dağ alaca kefen giymişti. En büyük kırım başlamıştı. Dağlar, mağaralar, ölüler, yarı ölüler, yalın ayak çocuklar ve kadınlarla dolmuştu.
İkici büyük sel harekatı daha büyük kırımlarla başladı. Dersim gücünü yitirmişti. Dizi dizi, peş peşe kendirlenen, vagonlara doldurulan, sürülen insanların bakışları sır vermiyordu. Evliya gözler bile cereyan eden hercümerci, depremi görme kudretini yitirmişti.Yüce dağlardan kopartılarak kışlalara doldurulan, satılma ya da boğazlanma anını bekleyen keçilerin bakışları sır vermiyordu.
Çıplak ayaklı, kırmızı çilli kadınların o mahzun sürelaların (kırmızı giysili) ağıtları, ses ve sır vermiyordu.
Sey Qajî’nin “Welat Welat” kılamı yükseliyordu.
“Koyê na Germik o, Koyê Surınginî…”
Dersimin hertarafı kuşatılmıştı.

Yazar ovaları, dağları, hayvan alemini börtüböceği konuşturuyordu. Köyler, mezralar, mağaralar, mezarlıklar dile geliyordu adeta.
Yaralılar, yarı ölüler, çocuklar ve çocuklar, On iki dağın zirvelerine, geçit vermez zirvelerine güneşin kapılarına doğru tırmanıyorlardı.
Kitabı bitirip kapattıktan sonra, birinci sel harekatı yaklaşık iki yüz sayfa, ikinci sel harekatı dörtyüz sayfaya yakın bir anlatım tutuyor.
Yine de roman bitmedi diyorsunuz.
Türkiye’nin dört bir yanına yayılan sürgünlerin acılı hayatlarını, sürgünden geri dönenleri bekleyen yıkımın acılarının da yazılması beklentisi içerisine giriyorsunuz.

Oruçoğlu’nun dört ciltlik Grizu romanını dikkatli okuyunca, Zonguldak-Kozlu madenlerinde çalışan Dersim’lilerle karşılaşırsınız.
Uzun uzun aktarmalar yaparken, romanın ruhundan kopmamak istedim.
İçinden geçtiğimiz şu bahtı kara günleri, devletin hak hukuk tanımadan Efrin’i işgal harekatını da düşününce, aradan geçen onca zamana rağmen hiç ama hiç değişmediklerini görmek için de Dersim romanı çok şeyi anlatıyor.
Dersim romanının geçtiğimiz yıl üst üste iki baskı yapması, ilgiyle okunduğunu gösteriyor.
Dersim romanın ciddi bir edebi eser olarak daha çok okunacağı ve roman üzerine daha çok konuşulacağı kesindir.
Belge Yayınlarına ve yazarı Muzaffer Oruçoğlu’na teşekkürler.